29 Şubat 2012 Çarşamba

Barbarossa Harekatı : Birinci bölüm (Harekatın sebepleri, Planlama ve hazırlıklar)

Dünya tarihindeki en büyük askeri saldırı... Sivillerle birlikte en az 25 milyon insanın ölümüne sebebiyet veren büyük kavga. Nazi Almanyası'nın ilerlemesinin durduğu ve devrilmenin başladığı büyük savaş. Belki de bir çağı değiştiren büyük harekat...

Her seferinde (Kavgam kitabında da bahsettiği gibi) Rusya'yı en büyük düşman olarak gördüğünü söylemekten çekinmeyen Hitler, her ne kadar Polonya, İngiltere ve Fransa ile savaşırken doğu sınırını güven altına almak için Rusya ile saldırmazlık paktı imzalasa da, zamanının geldiğine inanarak Rusya'ya karşı seferberliğe başlamıştı. İlk hazırlıklar başladığında takvimler 18 Aralık 1940 gününü gösteriyordu.

Hitler'in hedefi, Rusya ile savaşı bir an önce kazanıp, orduyu terhis ederek Almanya'nın duyduğu işçi açlığını bir an önce bitirmekti. Bu süre içinde çabucak Ukrayna'yı alabilirse ne ala! Zira Hitler, Ukrayna topraklarını sınırsız tarım arazisi ve petrol kaynağı olarak görüyordu.

Hitler'in emriyle harekatı koordine etmesi için görevlendirilen bir çok general, Hitler'in aksine "eğer Rusya'nın tamamı işgal edilemezse bu bize ekonomik yarardan çok zarar sağlar." görüşünde birleşmişti. Ayrıca "Rusya'nın Almanya'ya saldırması gibi bir durumun söz konusu olmadığını, böyle durum olsa bile Almanya'nın bunu rahatlıkla savunacak güce sahip olduğunu, yanı başlarında bulunan güçsüz Komünistlere karşı savaşın ortasında bir harekata girerek Alman ekonomisini zorlamanın gereği olmadığını" Hitler'e iletmişlerdi.

Fakat Hitler bütün bunlara kulaklarını kapatmıştı. Zira o, Kavgam kitabında da yazdığı gibi gözünü "600 yıl önce  olduğu gibi, Almanya'nın hakkı olan Doğu topraklarına" çevirmişti.

Aslına bakılırsa Hitler'in iştahı, 1930'lu yıllarda Stalin'in emriyle başlatılan"büyük temizlik" operasyonuyla iyice artmıştı.. Bu operasyonda Kızıl Ordu'da görevli bir çok tecrübeli subay, üst rütbeli askerler ve bir çok sivil öldürüldü, hapse atıldı. Kızıl Ordu büyük sıkıntılar yaşıyordu ve orduda tecrübeli asker kalmamıştı. Bütün Bolşevikler sürgüne yollandı, hatta Ekim Devrimi'ni gerçekleştirenler de bunların içindeydi. Bir de buna ek olarak, Rusların Finlandiya gibi "bir avuç askere sahip ülkeye" karşı yürüttüğü başarısız askeri saldırılar da Hitler'in gözlerinin Rus topraklarına dönmesine yetmişti. Buna karşılık Alman birlikleri ise Fransa ve Polonya'da muazzam zaferler kazanmış ve Hitler'in gözlerini kamaştırmıştı. Hitler Sovyetler Birliği'nde bir başarının çok kolay geleceğini düşünmüştü. Bu sebeple, ona göre "kış için hazırlık yapmaya gerek yoktu." Öyle ki, ordular 22 Haziran 1941 günü saldırıya başladığında ordunun ancak %20'sine yetecek kadar kışlık mühimmat ve kıyafet vardı.

Fakat bu Hitler'in umurunda değildi. Galibiyetten o kadar emindi ki, ekonomi uzmanlarından "Sovyetler Birliği'ni işgal ettiğinde nasıl bir ekonomik planın yapılması gerektiğini" araştırmalarını istedi. 1941 yılının Mart ayında gelen cevaplar onu tatmin edecek düzeydeydi : Kazanılan topraklarda halk açlıktan ölmeye terk edilecek, ellerindeki bütün gıda maddeleri Avrupa'daki topraklara ve orduya yönlendirilecek, topraklar yerlilerinden temizlendikten sonra da seçkin Alman göçmenleri o topraklara yerleştirilerek ekonomiye büyük katkı sağlayacaklardı.
Oradaki halk resmen değersiz birer böcek olarak görülüyordu. Harekattan önce yayınlanan bildiride, "savaş esirlerini ya da sivilleri öldürenlere herhangi bir mahkeme yaptırımı yapılmayacağı, en fazla birlik komutanının ceza verebileceği, bu cezanın da disiplin cezasından öteye geçmeyeceği" emri veriliyordu. Yani Almanların kısaca demek istediği şuydu: "Almanları mutlu etmek için Rusları öldürün."
Fakat katliamların sonuçları hiç beklenildiği gibi olmadı. Stalin'in kılıcından kaçan Bolşevikler bile Nazilerin bu müdahaleleri sonucunda Stalin etrafında birleşmeye ve savaş bitene kadar Nazilere karşı cephe almaya başladı.
Heinz Guderian

Oysa Hitler, Stalin'in pençelerinden kurtulmak isteyen Rus halkını yanına çekmeyi başarabilseydi, savaşın seyri çok daha farklı olabilirdi. Hitler'in en çok güvendiği komutanı Heinz Guderian anılarına şunları yazmakta hiç tereddüt etmemişti : 
 "Hitler ilk darbeler hedefleri üzerine indiğinde Sovyet sistemin çökeceğine ve halkın hiç sevmediği komünist düzenden Nasyonal Sosyalizm'in kanatları altına sığınacağına inanıyordu. Ancak Rusya seferi başlayınca böyle bir şeyin başarılmaması için ne gerekiyorsa yapıldı. İşgal altındaki Sovyet halkına yeterince kötü muamele edilerek ve zalim bir yönetici gibi davranılarak Rus toplumu ezildi. Bu da yetmiyormuş gibi Ukrayna gibi bir çok bölgenin Alman topraklarına katılacağı açıkça belirtildi. Sonuç olarak, akıllı bir yöntemle kazanılması mümkün Sovyet halkı, inatla Stalin'in bayrağı altına itildi ve üçüncü Reich'in feci sonu hazırlanmış oldu.


Kuşkusuz bu trajedide Hitler'in ırkçılık ilkesi de büyük rol oynamış ve diğer millet insanları küçük görme saplantısı feci sonu çabuklaştırmıştı. Nasyonal Sosyalizm'in ve Almanya'nın yıkılışında en önemli etken bu ırkçılık budalalığıdır."
 


Hitler'in emriyle başlayan hazırlıkların en önemli aşaması, Ukrayna'nın arkasında bulunan petrol sahasıydı. Bu topraklar ele geçerse Alman tankları ve motorize birlikleri için gerekli kaynak bulunmuş demekti.
Fakat Hitler, bunun yerine önceliğin Leningrad'a verilmesini şart koşmuştu. Komutanlar her ne kadar Hitler ile tartışmaya girdilerse de, Hitler "önce Leningrad, sonra Donetsk, en son ise Moskova" şeklinde bir plan sunmuştu. Daha sonradan verdiği emirlerde ise "Moskova'yı düşürmenin siyasi ve askeri bir zafer olacağını, bu zaferin İngiltere'yi savaştan çıkartmaya yeteceğini" söylemiştir.

Hitler 1940 ve 1941 yılları arasında hummalı bir çalışmaya başlamıştı. Bu süre içinde tank ve uçak yapımına ağırlık verilmesini isteyen Hitler, 3300 tank, 2100 uçak ve 5 milyon asker ile Rusya'yı teslim almanın planlarını yapıyordu.

Rusya'da ise durum kötüydü: Stalin dahil hiç bir komutan, Almanya'nın batı cephesini bırakıp da böylesine büyük bir saldırıya kalkışacağını tahmin etmiyordu. Hazırlanmaları için kısıtlı bir zaman vardı ve askerler ile komutanların bir çoğu hayatında hiç savaş tecrübesi yaşamamış komutanlardı. Karşılarındaysa 1939 yılından beri birbirinden hızlı ve etkili zaferler kazanan Avrupa'nın en yetenekli komutanları vardı.

Sovyetler Birliği Dışişleri Bakanı Molotov
Almanya Dışişleri Bakanı Ribbentrop ile birlikte...
Sovyetler Birliği'nin bir diğer sıkıntısı ise savaş başlayana kadar düzelmeyecek olan vurdumduymaz tavırdı. Zira Almanya'nın kendilerine saldırmayacağına dair boş bir güven içindeydiler. Öyle ki, Rus Dışişleri Bakanı Molotov, Alman büyükelçisiyle birlikte harekatın başlamasından 1 hafta önce gazetelere ortak bir açıklama yaparak "Almanya ile Sovyetler Birliği arasında bir savaş çıkacağı iddiası İngilizlerin garip propagandalarının ürünüdür. Sovyet çevrelerinin görüşüne göre, Almanya'nın Sovyetler Birliğine karşı bir taarruza geçmek niyetinde olduğu, hiç bir temele dayanmayan bir söylentidir." demişti.


Rusya'nın harekattan önceki toplam askeri Almanlardan fazla olsa da (5,4 milyon) bunların hareket kabiliyeti kısıtlıydı. Zira Alman birlikleri motorizeydi ve  blitzkrieg taktiği sayesinde bu motorize birliklerin manevra yetenekleri Ruslara göre çok daha iyiydi. Rus komutanlar en çok "seferberlik halinde 12 milyon asker çıkartabilmelerine" güveniyordu fakat sanayileri bu kadar askeri silahlandırabilecek kadar gelişmiş değildi.
Sovyetler Birliği Hava Kuvvetleri yaklaşık 4000 bin uçaktan (Almanya'nın uçak sayısının iki katı) oluşuyordu fakat bu uçaklar nitelik olarak Almanların yanına bile yaklaşamazdı ve pilotlar acemiydi, savaş tecrübeleri yoktu. Sonuçta Ruslar, Almanya'nın yaptığı gibi -sırf pilotları tecrübe kazansın ve uçakları test edilmiş olsun- diye İspanya İç Savaşı'na katılıp da şehirleri bombalamamışlardı! Sovyet ordusunun tank sayısı ise Almanya'nın tank sayısının 3 katıydı fakat bunlar modeli geçmiş T-26 tipi tanklardı. Almanların bu tanklar hakkında endişe etmesi bile yersizdi.

Rus seferberliğini casuslardan gelen bilgilerle en iyi özetleyen isim Alman General Halder şunları söylemişti: "Kuvvetlerimiz, Rus ordusundan sayıca az olmasına rağmen nitelik bakımından onlardan çok üstündür."

Aslında Hitler'in planı saldırıyı 1941 yılının Nisan ayında başlatmaktı. Fakat Arnavutluk topraklarını işgal eden İtalyanların Yunanistan karşısında bozguna uğramaları, Slav topraklarındaki gerginlikler ve kış mevsiminin beklenenden uzun sürmesi sebebiyle, harekat ancak Haziran ayının sonuna doğru yapılabildi (Bu gecikme, bir çok tarihçi tarafından yenilginin en büyük sebebi olarak gösterilir). Fakat bu gecikmeye rağmen, Hitler bu planın "baskın" özelliğini koruyabilmesi için o kadar çok çabalamıştı ki, kadim müttefiki Mussolini bile ancak Sovyet Büyükelçiliği'ne savaş açtığını bildirdiğinde saldırıdan haberdar olabilmişti.

Gece 03:00'da Mussolini saldırıdan haberdar olduğunda söyledikleri ise -kazanan tarafı doğru tahmin edemese de- bu harekatın ne denli büyük olduğunun göstergesiydi: "Bir tek şeyden umutluyum; Almanların burunları iyice kırılacak. Evet, kuşkusuz Almanlar düşmanlarını yere serecek ama, onlar da takatsiz kalacaklar..."




Not: Devamı bir sonraki yazı dizisinde: Barbarossa Harekatı : İkinci Bölüm (Almanya Saldırıyor)

21 Şubat 2012 Salı

Joseph Mengele: Yahudi Çocukların "Mengele Amca"sı...

O, diğer Nazilere nazaran daha kibar, daha sevecen davranışlarıyla dikkat çekiyordu. Yahudilerle dolu trenler Auschwitz kampına getirildiğinde, elindeki kırbacı onlara vurmak için kullanmayan ender SS üyelerinden biriydi. Mahkumlar onun bu sevecen tavrına güveniyor ve onun söylediklerini yapmaya gayret ediyordu. Fakat hiç biri bilmiyordu ki, onun kırbacının görevi daha farklıydı. O kırbacını sola doğru hareket ettirdiğinde o gruptaki Yahudiler gaz odalarına götürülüyor, sağa doğru hareket ettirdiğinde ise o gruptakiler ağır şartlar altında çalışmak üzere ya da iğrenç deneylerde kullanılmak üzere yaşamaya devam ediyordu. Oradaki mahkumların yaşamaları onun kararına bağlı olduğu için ona "Ölüm Meleği" diyorlardı. Evet, o isim; Joseph Mengele idi...


Mengele 1911 yılında doğduktan sonra herkes onun normal bir çocuk olduğunu düşünüyordu. Zeki, aklı başında ve çalışkan... Tıp fakültesini kazanmış ve mezun olmuştu. Yakışıklı, çekici ve konuşmasını bilen biriydi. Büyüdüğü kasabada bütün kızların gözdesiydi. Fakat mezuniyeti sırasında iktidarda bulunan NSDAP'in (Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi)) fikirleri onu etkilemeyi başardı ve Nazi olmaya karar verdi. NSDAP'ye katıldıktan bir yıl sonra Hitler'in özel koruma ekibi olan SS birliğine girmeyi başardı ve savaşlara katıldı. Bir savaşta yaralanıp "savaş sırasında kullanılamaz" raporu aldıktan sonra ise Hitler tarafından Auschwitz kampına yollandı ve Alman askerlerinin güvenliği için özel deneyler yaptı. Bu deneylerden bir çoğu insanlık dışı, vahşet dolu ve insanın kanını donduran cinstendi...

Kendisi 4 gün boyunca aç bir şekilde trenlerle kampa gelen Yahudiler arasında inceleme yapar, sağlam olanları ayırır, kendisine göre çürük olanları ise gaz odalarında ölüme yollardı. Bu sağlam Yahudiler üzerinde ise deneyler yapardı. Bazı deneyleri ise şunlardı;

Bir insanın basınca ne kadar dayanabildiğini öğrenmek için güçlü Yahudileri yüksek basınç odalarında iç organları patlayana kadar tutmak (bu sayede Alman paraşütçülerinin ne kadar basınca dayanabildiğini tespit ediyordu),

Alman kamuflajlarının ne kadar soğuğa dayandığını test etmek için fiziken güçlü ve önceden doyurulmuş Yahudi mahkumlara kamuflajları giydirip onları içi buzlu su dolu küvetlerde bekleterek kaç dakikada öldüklerini izlemek (bu sayede Alman birliklerinin Norveç saldırısında buzlu su içinde kaç dakika dayanabileceklerini test ediyordu),


Mahkumun midesini, mahkum hiç bir anestezik yönteme maruz bırakılmazken çıkartıp, yemek borusuyla ince bağırsağı birleştirerek bu şekilde yaşayıp yaşayamayacağını hesaplamak (bu deneyi onlarca kez tekrarladığına dair bulgular var),

Kadınların şiddet dayanım noktasını bulmak için cinsel organlarına elektrik vermek,

Farklı kan gruplarındaki insanların kanlarını birbirlerine transfer ederek mahkumlar üzerindeki etkilerini incelemek (bu sayede farklı kan grupları arasında transfer olasılığını gözlemliyordu),

İnsanların boylarını uzatmak için mahkum bir cüce ile normal bir insanın bacaklarını kesip, normal insanın bacaklarını cüceye dikmeye çalışarak bacakları kullanıp kullanamadığını gözlemlemek,

Yapışık ikizleri ayırmak, ayrık ikizleri yapıştırmak... ve daha niceleri.



Mengele'in ilgi duyduğu cüce Ovitz ailesi. Genlerindeki
bir bozukluk sebebiyle aile üyelerinin boyu uzamıyordu.


Fakat Mengele'in en çok ilgilendiği mahkumlar ikiz çocuklardı. Kampa gelen ikiz çocuklar diğer insanlardan çok daha farklı muamele görürdü. Bu ikizler, Mengele'in diğer özel ilgi duyduğu cüceler ve sakatlarla birlikte, SS birliği üyelerinin "hayvanat bahçesi" diye tanımladığı özel bir yerde tutulurdu. Çünkü onlar, Mengele'in en çok merak ettiği "genetik" biliminin birer mucizesiydi ve onların sağlıklı ve mutlu olmaları gerekiyordu. Bunu sağlamak için ikizlere her türlü imkan sağlanmıştı. Hiç bir asker onlara el kaldıramazdı, istedikleri zaman şeker alabilirlerdi, Mengele'in yanına özel araçlarla getirilirlerdi, temiz kıyafetler verilir ve en rahat yataklarda uyurlardı, karınları her zaman toktu ve onların Mengele'e "amca" deme hakları vardı...

Fakat sağlıklarını yeterince kazandıklarında, iğrenç deneyler onlar için başlardı.

Kimisinin gözüne mürekkep zerk ederek göz renginin genetiğinin değişip değişmediğini incelemeye çalışır ve onların enfeksiyon kaparak kör olmalarına sebep olurdu. Bu ikizler öldüğü zaman gözlerini bedenlerinden çıkartır ve duvarına iğnelerdi.

Bir çok ikizi uyuşturma gereği duymadan ameliyat etmiş ve bir ikizin uzuvlarından birini kesip, diğer ikize dikmeye çalışmıştı. Bir çok ikizi kastre(hadım) etmiş ve/veya cinsiyet değişimi operasyonu uygulamıştı.

Bazılarına hastalık zerk edip, hastalığın ne kadar sürede vücutta yayıldığını ve ne kadar sürede ölüme sebebiyet verdiğini ölçmüştü.


Onun hakkında en doğru bilgiyi maalesef ikiz kardeşini kaybetmiş ve şans eseri canlı kalmayı başarmış bir mahkum aktarabilir:

"Mengele kardeşim Tibi'ye daha meraklıydı. Nedenini ben de bilmiyorum ama tahminime göre; o benden 10 dakika büyük olduğu içindi bu merakı.
Mengele onun üstünde bir kaç deney yaptı. İlk deneyini yaptıktan sonra Tibi kaldığımız odaya geldiğinde, Mengele'in omurgası üzerinde yaptığı deney yüzünden felç kalmıştı. İkinci deneyden sonra Tibi, Mengele'in cinsel organlarını aldığını söyledi. Dördüncü kez Tibi'yi çağırdıktan sonra, bir daha onu görme fırsatım olmadı. Benden annemi, babamı, iki büyük kardeşimi ve en sonunda da ikizimi aldı."

Canlı kalmayı başaran bir diğer kurban ise şunları söylemiştir:

"Mengele tam bir kasaptı. İnsanların iç organlarını hiç bir anestezik uygulama yapmadan çıkartıyordu. Bir keresinde bir insanın midesini ve kalbini hiç eli titremeden bedeninden ayırdığını izledim. Dehşet vericiydi.
Mengele elinde sınırsız yetkiler bulunan ve bu yetkiler yüzünden çıldırmış bir doktordu. Kimse onu sorguya çekmedi. Kimse kaç kişiyi öldürdüğünü, kaç kişiyi sakat bıraktığını saymadı. Kimse ona "neden öldürdüğünü" ya da "neden sakat bıraktığını" da sormadı. O kendini bilime adadığını düşünen bir psikopattı."




Mengele bütün inceleme sonuçlarını ve deneylerinin raporlarını Berlin'e yollamıştı. Ruslar Berlin kapısına dayanınca bu belgeler yakıldı. Bir çok kaynağa göre ise yakıldığı iddia edilerek Amerika ve Rusya'ya kaçırıldı. Zira her ne kadar iğrenç olsa da, bu deneyler "insanlar üzerinde yapılan ve kesin sonuç veren" deneylerdi ve tıp alanında büyük ilerlemeye sebep olabilirdi, oldu da. Bugün yapılan "yapışık ikizleri ayırma" operasyonunu ilk kez uygulayan Joseph Mengele'dir ve kendisi bu ayırma operasyonunu yapışık ikizler üzerinde denerken onların damar şemalarını ve diğer özelliklerini çıkartarak bu konuda büyük buluşlara imza atmıştır.
Mengele, 2. Dünya Savaşı bitmek üzereyken Auschwitz kampından bir Alman er kıyafeti giyerek kaçmayı başardı. 1949 yılına kadar Almanya'da kaçak hayatı sürdü ve ardından sahte evraklarla Güney Amerika'ya kaçtı. Oradaki Neo-Nazi grupların yardımıyla uzun yıllar yaşadı. Fakat 1985 yılında kendisine ait bazı mektupların Brezilya'dan yollandığı keşfedilince, Brezilya'daki adrese baskın yapıldı ve ev sahiplerinden "1979 yılında öldüğü" bilgisi alındı. Mezarı açılarak DNA testi yapıldığında bedenin ona ait olduğu saptandı. Anlatılanlara göre sonu; denizde yüzerken ayağına giren kramp sonucu boğulmak şeklinde oldu.

18 Şubat 2012 Cumartesi

Ruanda : Afrika'nın ortasında yaşanan vahşet...


Afrika'da acının diğer anlamıdır Ruanda... Sadece Victoria Gölü'nün dibinden çıkan 75.000 ceset herşeyi açıklamaya yetiyor aslında. Satırlarla kesilen insanlar, askerler tarafından tecavüze uğrayan kadınlar, babasının gözü önünde öldürülen çocuklar... Bu acı günlere sizleri götürmek istemezdim fakat, dünya tarihinde var olan bu olayı hiç anlatmadan da geçemezdim. Yazı -maalesef- biraz şiddet içerir, bu konuda beni bağışlayın.

Ruanda, Afrika'nın ortasında, denize kıyısı olmayan fakat etrafı göllerle ve nehirlerle çevrili, tarıma elverişli küçük bir ülke. Fakat dünya bu ülkeyi güzellikleriyle değil, maalesef 1994 yılında yaşayan ve 800.000 Tutsi'nin ölümüyle sonuçlanan soykırım sebebiyle hatırlıyor. BM'nin çaresizliğini hatırlıyor. Fransa'nın nasıl "Hutu"lara Tutsileri öldürsünler diye silah yardımı yaptığını hatırlıyor. Hutuların Tutsileri öldürmek için Çin'den nasıl tanesi 10 cent'e satırlar aldığını hatırlıyor.

Bu olayların baş gösterme sebebini incelersek, 1. Dünya Savaşı öncesindeki sömürgeci zihniyete kadar gitmek zorundayız. Zira bu bölge, 1907 yılına kadar Almanya'nın sömürgesiyken, 1907 yılında Belçika'ya veriliyor. Katliamın temelleri de bu günlerde atılıyor. Belçika, "doğal olarak" ülkeyi daha rahat idare edebilmek amacıyla halkı iki etnik gruba ayırıyor. %10'luk nüfusu elinde barından gruba Tutsi, %90'lık grubu elinde barından gruba ise Hutu deniyor.

Daha sonra her zaman yapıldığı gibi, nüfusu az olanlara ayrıcalıklar tanınıp devlet yönetimine getirilirken, diğer grup ikinci plana atılıp, komşu çocuğu muamelesi görmesi sağlanıyor. Bu da Hutularda nefrete sebep oluyor. Öyle ki, Tutsiler hastaneye gittiğinde, Hutulardan önce muayene ediliyor. Hutular üniversite okuyamıyor. Malcolm X yazımı okuduysanız belki dikkatinizi çekmiştir, beyazların siyahlara yaptıklarını Ruanda'da -Belçika Hükümeti desteğiyle- Tutsiler Hutulara yapıyor.

Irk ayrımı ise akıldan, mantıktan uzak, tam anlamıyla şaka gibi: Uzun boylu ve güzel fiziğe sahip olanlar Tutsi, geriye kalanlar Hutu... Okuduğum kimi kaynaklarda yazanlara göre ise, ince ve uzun burnu olanlara Hutu, geniş ve kısa burnu olanlara ise Tutsi dendiği yönünde bilgiler yer alıyor.

Belçika, Ruanda'nın bağımsızlığını kazanmasına az zaman kala desteğini Hutu tarafına veriyor ve bu sayede fazlalık nüfusu ellerinde bulunduran Hutulardan kendilerine bağlı bir kukla hükümet kurmayı planlıyorlar. Daha sonra Ruanda 1962 yılında bağımsızlığını ilan ediyor. Bu tarihten sonra yapılan ilk seçimlerde Hutular seçimle başa geçiyor ve 20 bin ile 100 bin arasında Tutsi'yi öldürüyor, 200 bine yakın Tutsi ise ölüm korkusu sebebiyle kaçıyor.

Artık 1970'li yıllara geldiğimizde, herhangi bir Hutu, bir Tutsi'yi öldürdüğünde nasılsa ceza almayacağını, hükümetinin kendisini koruyacağı bilincini zihnine oturtmuş durumdaydı. Haksız da değillerdi, Hutu hükümeti, Hutu milliyetçiliği yaparak kendi vatandaşlarının öldürmesine gayri resmi bir yetki vermişti.

Fakat sınırdışı edilen Tutsiler bir örgüt kurarak ve güçlenerek yurda dönüp 1990 yılında iç savaş başlattı ve bu savaş yaklaşık 2 yıl sürdü. Hutu hükümeti bir barış teklifinde bulundu ve geçici barış sağlandı. Fakat bu sürede aşırı Hutucu örgütler doğdu ve silahlanmaya başladı. Bu örgütler, gizlice Tutsileri fişleyerek haklarında bilgi topladılar. Silah alacak paraları olmadığı için Çin'den on binlerce satır ve pala sipariş ettiler. Silah verilemeyen Hutulara ucu sivri sopalar verildi.

Hutular ülkede gizlice silahlanırken, 6 Nisan 1994 tarihinde Hutu olan Ruanda Başkanı'nın uçağı düşürüldü ve Hutular bunun intikamını almak için soykırıma başladı. Birleşmiş Milletler ölen 10 BM askerini bahane göstererek (Amerika'nın baskılarıyla) bölgeyi terketti. Bütün ülkeler kendi vatandaşlarını kurtarmak için uçaklar yollarken, hiç bir hükümet Tutsileri düşünmedi. BM yetkilileri çekildikten sonra Ruanda Devlet Radyosu "böcekleri öldürün" diye anonslar geçerek, halkı öldürmeye teşvik etti.

 İlk başta daha önceden listeye eklenen güçlü ve zengin Tutsiler öldürüldü. Ardından sıra normal Tutsilere gelmişti. 
Tutsilerin yaşaması için tek sebebi olabilirdi: güzel bir kadın olmak. Eğer güzelse, Hutu örgüt üyelerinin kendileri için kurduğu genelevde her gün yüzlerce kez tecavüze uğrayarak yaşayabilirdi, bu şartlar altında  kaç gün yaşayabilirse...


Eğer esir alınan Tutsi güzel bir kadın değilse, nefes alma hakkı yoktu. Zengin olmak sadece ölüme gidiş süresini etkiliyordu. Eğer zenginse, onu öldürecek Hutu'ya kurşun parası vererek acısız bir şekilde tek kurşunla öldürmesini sağlayabilirdi. Çünkü kurşun pahalıydı ve bunu hak etmek için (!) para vermesi gerekiyordu. Eğer parası yoksa, Hutuların işkencelerine katlanmak zorundaydı. Bu işkencelerin içinde deri yüzmek, bütün kafa boyunca satırlar kafatası kemiğine değene kadar derin kesikler atmak, bütün parmakları tek tek kesmek ve mideyi kesip bağırsakları boşaltmak gibi birbirinden iğrenç suçlar bulunuyordu. 
Hutu askerleri, esir Tutsilere işkence ederken yemek arasına çıkmadan önce Tutsi esirler kaçmasın diye aşil tendonlarını kesiyorlardı.
Yaklaşık 2 ay gibi bir sürede 600 bin Tutsi öldürülürken, BM kanunlarında bulunan "Dünya'nın herhangi bir yerinde yapılan soykırıma BM müdahale edecektir." yasasını Fransa ve Amerika sorumluluktan kaçmak için değiştirmeye çalışıyordu.
Soykırımın başlangıcından 2.5 ay sonra, komşu ülkelerde örgütlenmiş ve Tutsi Direniş örgütü olarak bilinen Ruanda Yurtseverler Birliği (RYB)  ülkeye girerek başkenti işgal etmişti. Fakat bu noktada bir tahmin edin devreye kim girdi? Bize soykırım hakkında ders veren Fransa...  

Fransa, RYB Ruanda'ya girdikten sonra, katliamı açıkça destekleyen Hutu hükümetine askeri ve lojistik yardımda bulundu. Bölgeye giren Fransız askerleri, RYB ilerleyişini durdurdu ve ülkenin yarısına yakınının yönetimi ele geçirerek soykırımın devam etmesini sağladı. Bu süre içinde de 200 binden fazla insan daha, Fransa kontrolünde öldürüldü. 

Fransa bölgeden çekildikten sonra bilanço ortaya çıkmıştı; 100 gün içinde 800 binden fazla Tutsi öldürülmüş, 2 milyon Hutu ise RYB askerlerinin intikamından korktuğu için sınır komşularına mülteci olarak sığınmıştı.



Her ne kadar kendilerini "masum" saysalar da, bu ölümlerin en büyük sorumluları vicdanlarıyla başbaşa kalmış ve BM henüz ülkeyi terk etmemişken görevde olan Fransız komutanlardan biri ülkeyi o halde terk ettikten sonra büyük bir depresyona girmiş ve Fransa radyosunda "askerlerimin Hutu milislerine atış ve dövüş eğitimi verdiğini gözlerimle gördüm" açıklamasını yaparak, Fransa'nın "biz karışmadık." sözlerinin yalan olduğunu göstermiştir. Devlet Başkanı Kegame de, yaptığı açıklamada "bu soykırımın en büyük ortağı Fransa hükümetidir." diyerek Fransa'nın yüz binlerce masumun öldürülmesinde parmağı olduğunu söylemiştir.


Soykırımda her ne kadar Fransa kadar etkili olmasalar da, sessiz kalarak ve asker göndermeyerek soykırımı sadece izlemekle yetinen Amerika ve Belçika ise "Olayların bu boyutlara geleceğini tahmin edemedik, müdahale etmekte geç kaldık" diyerek, şu anki Ruanda Hükümeti'nden özür dilemişlerdir. 

Maalesef, 800 bin insanın ölümüyle sonuçlanan ve hala Ruanda'nın siyasi olarak bir istikrar kazanmamasının sebebi olan soykırım için, iki adet "özür" Avrupa basını tarafından yeterli bulunmuştur...

17 Şubat 2012 Cuma

Türk Futbolunun Efsaneleri: Baba - Ordinaryüs - Taçsız Kral

Onlar Türk futbolu için birer gurur oldular. Gol kralı oldular, attılar, attırdılar, taraftarlarını gururlandırdılar.
Ama onların önemli farkları vardı; onlar kendilerini sadece kendi takım taraftarına değil, ülkedeki herkese sevdirmeyi başardılar. Bugün Beşiktaş, Galatasaray veya Fenerbahçe sevgisiyle yaşayan milyonların annesine, babasına, dedelerine bu sevgiyi bu büyük futbolcular aşıladı.

Galatasaray sevgisi yüzünden karısından boşanacak kadar renklere aşık bir Metin Oktay...
Beşiktaş taraftarı tarafından Fenerbahçeli futbolculara küfür edilince "o taraftarlar bu stattan çıkmadan bu maç oynanmaz." diyecek kadar rakibine saygı duyan bir Hakkı Yeten...
6-7 Eylül olaylarında evini basanları "onlar benim birlikte erik çaldığım, birlikte oyunlar oynadığım çocukluk arkadaşlarım, onların hiç biri benim evimi yağmalamamıştır." diyerek şikayet etmeyen bir Lefter Küçükandonyadis...

Hepsinin en güzel anılarını sizlerle paylaşmaktan gurur duyarım efendim:

Hakkı Yeten (Baba Hakkı)

Hakkı Yeten, 1910 yılında Bulgaristan'da doğdu. 1 yaşındayken ailesi Beşiktaş'a taşınınca, Baba Hakkı da ömrünü değiştirecek olan Beşiktaş aşkına tutulmuş oldu bir kere...

Karagümrük'te oynarken maça gecikince sandalda soyunup maça çıkan, Şeref Bey'in son anda Fenerbahçe'nin elinden alarak Beşiktaş'a kattığı, Beşiktaş'ta oynarken Galatasaray ve Fenerbahçe'ye 30'ar gol atarak "ezeli rakiplerine karşı en çok gol atan futbolcu" ünvanını hala elinde bulunduran, Arsenal'in transfer teklifini Beşiktaş sevdası yüzünden kabul etmeyen büyük bir insandı kendisi.

Saha içinde o kadar otoriter, o kadar adaletli ve o kadar saygılıydı ki, hakem bir oyuncuyu oyundan ihraç ettiğinde, oyuncu önce Baba Hakkı'ya bakardı. Eğer Baba Hakkı ona "çık oyundan" derse çıkardı. Bu adaleti, otoritesi ve saygısı sebebiyle Beşiktaş'ta kısa sürede kaptan oldu.

Beşiktaş'ın Ankara'da yaptığı bir maçta Beşiktaş ilk yarıyı 3-0 geride kapatınca, devre arasında takım arkadaşlarına "Ya bu maçı alırız, ya da dönüş biletlerinizi yırtarım İstanbul'a yürüyerek gidersiniz" demiş ve Beşiktaş o maçı 6-3 kazanmıştı.

Fenerbahçe ile oynanan bir maçta Beşiktaş erkenden 2-0 öne geçince, Fenerbahçe kaptanının yanına giderek "Söyle takımına maça asılsınlar, böyle oynarlarsa tadı çıkmaz bu maçın.. o kadar insan güzel bir maç izlemeye gelmişler, siz dökülüyorsunuz. bir an evvel kendinize çeki düzen verin." diyerek, rakip takımı bile motive etmeye çalışan bir insandı Baba Hakkı...

Beşiktaş'ta oynarken, Hakkı Baba mükemmel bir gol atmuş, fakat top ağların yırtık kısmından geçmişti. Hakem de pozisyona hakim olamadığı için aut vermişti. Bunun üzerine bütün tribün küfürler etmeye başlamış, hakeme demediğini bırakmamış, sahaya atılmayan madde kalmamış. Baba Hakkı önce taraftara susmalarını işaret etmiş fakat taraftar oralı bile olmamış. Baba Hakkı'yı dinlememek? Ne büyük yanlıştır bu! Bunun üzerine Baba Hakkı tribünün önüne gitmiş ve "Çıkın dışarı! Susmayacaksanız boşaltın burayı!" diye bağırmış. O dönemin tribüncü liderlerinden Kafa Sebahattin taraftarı susturmuş fakat, maç çıkışı 2000 kişi hakemi dövmek için kapının önünde... Baba Hakkı bunun haberini alınca "hakeme söyleyin, benimle birlikte gelsin" diye hakeme haber yollamış ve maç çıkışı hakem, burnu dahi kanamadan stattan evine doğru gitmeyi başarmış. Böylesine saygıdeğer bir insandır Baba Hakkı...

Gene Baba Hakkı'nın kaptan olarak çıktığı maçlardan birinde, Beşiktaş'ın o dönem sağ beki olan Cihat, kaleciye sert girerek gol atar ve hakem golü verir. Rakip hakemden önce Baba Hakkı'ya gelip "yeter be Hakkı abi" diye serzenişte bulunur. Baba Hakkı o an bir şey yapmaz fakat, takımı gollük pozisyona girmişken, topu bir anda dışarıya atar ve Cihat'a dönüp "adalet sağlandı." der...


Peki bu büyük futbolcu, futbolu nasıl bıraktı biliyor musunuz? 38 yaşındayken, bir maçta taraftarı onu ıslıklayınca "bana bu taraftar bu formayı giydirdi, şimdi de onlar çıkartmamı istiyor." diyerek, formasını çıkarttı ve bir daha giymedi.

Hakkı Yeten, 1989 yılında hayatını kaybetti fakat, hala Beşiktaş tribününde Baba Hakkı ve Şeref Bey adına açılan pankart akıllardadır: "Şeref"inizle oynayın, "Hakkı"nızla kazanın.






Metin Oktay (Taçsız Kral):

1936 yılında Karşıyaka'da doğan Metin Oktay, 1952 yılında İzmir Profesyonel Ligi'nde gol kralı oldu ve İstanbul'daki büyük kulüplerin hemen ilgisini çekti.

O tarihte onu isteyen Fenerbahçe peşin 20 bin lira ve yıllık 10 bin lira teklif ederken, o Galatasaray'ın yıllık 8 bin liralık sözleşme teklifini kabul etti ve sözleşmeyi hiç düşünmeden imzaladı. Çünkü onun için Galatasaray demek, aşk demekti. Galatasaray demek, çocukluk hayallerinin gerçek olması demekti. Galatasaray'ı bir din, bir mehzep olarak gören Metin Oktay, yıllar boyunca Galatasaray kulübüne hizmet etti.

Evliliğinin ilk günlerinde eşinin ve ailesinin sürekli "İzmir'e dön" demelerine rağmen Galatasaray'ı bırakmayı bir kere bile düşünmeyen Metin Oktay, bu olayı şu sözlerle anlatır : "..."Galatasaray'ı bırak İzmir'e dön" diye diretiyorlardı. Galatasaray'ı bırakacağım ha? Allah korusun, Allah yazdıysa bozsun! Galatasaray benim dünyam, Galatasaray benim yuvam... Tamam İzmir'i de eşim kadar severim ama, benim bir de sevdiğim Galatasaray'ım var..."

Daha sonra eşi, Metin Oktay Rusya'da iken, onun imzasını kullanarak Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü'ne bir yazı götürmüş ve gazetecilere "Metin Oktay Galatasaray'ın kendisini satışa koymasını istedi." diyerek, Metin Oktay'ı zorla İzmir'e getirmeye çalışmış. Bunu ciddiye alan Galatasaray taraftarı Metin Oktay'ı takımda tutmak için para toplamışlar fakat, eşi Oya hanım "Metin 500 bin liraya bile Galatasaray'da kalmayacak" demiş. Bu sürede Metin Oktay "Galatasaray'da kalma konusunu ailemle konuşacağım" derken, eşi bu sırada onun Galatasaray taraftarının onlar evlenirken aldığı eşyaları İzmir'e götürmüş bile...

Metin Oktay Rusya'dan dönüşte hava alanında iki farklı grup tarafından karşılanmış; birisi elinde bir bavul parayla İzmirspor yetkilileri, diğeri ise Galatasaray yöneticileri... Kendisi hiç düşünmeden Galatasaraylı yöneticilerin arabasına binmiş ve evine doğru yola çıkmış. Yöneticilerle evine girerken, kayınvalidesi "bu eve Galatasaraylılar giremez" diyerek yöneticileri içeri almamış. Kendisi bundan sonrasını şu cümlelerle özetliyor: "...hava elektriklenmiş, eşimle tartışmış, yüzükleri atmıştık. Ben bir basın toplantısı düzenleyerek "Ben parayı Galatasaray'a tercih etmem" diyor ve Galatasaray'da kalıyordum. Avukatım ise Karşıyaka'daki boşanma davasını üçüncü celsede bitirmişti bile..."

Taçsız Kral'ın nasıl bir insan olduğunu anlamak için, şu olay yeterlidir herhalde :


70'li yılların ortalarında, bir gün bir lokalde eğlenirken, şans eseri kendisi bir o dönemin gençlerinden Ahmet Çakır ile birlikte tuvalete giriyor ve çıkışta kapıda bekleyen yaşlı kadına bugünün parasıyla 500 lira veriyor. Ahmet Çakır "baba ne yaptın, ne kadar verdiğinin farkında mısın?" diye sorduğunda Metin Oktay onun kolunu tutuyor ve "Bana bak, biz her gece buralarda gerekirse sabaha kadar gezip, eğlenip tozuyoruz. Anamız yaşındaki kadınlarsa burada bok kokusu içinde ekmek parasını kazanmaya çalışıyor. Sana vasiyetimdir, bundan sonra en büyük bahşişi tuvalette oturan teyzelere vereceksin." diyor.

Metin Oktay, 1991 yılında geçirdiği trafik kazası sebebiyle aramızdan ayrıldı.




Lefter Küçükandonyadis (Ordinaryüs Lefter)

Lefter Küçükandonyadis 1925'te İstanbul'da doğdu ve ilk olarak Taksim Spor Kulübü'nde profesyonel oldu.  Lefter'in yetenekleri o kadar barizdi ki, Taksim Spor Kulübü yetkilileri onu bir an önce yeşil sahalarda görmek için mahkemeye giderek Lefter'in yaşını büyütmüşlerdi.

Fenerbahçe'de ilk olarak B takımında forma giyen Lefter, A takımıyla oynanan bir hazırlık maçında A takımına 4 gol atar. Daha sonra bir anda Lefter ortadan kaybolur. Yöneticiler "başka bir takım kaptı" diye düşünürken, onu Büyükada'da evinde bulurlar ve niye kaçtıklarını sorarlar. Lefter ise onlara "A takıma 4 gol atınca utandım." der.

İlk milli maçına 1948 yılında Yunanistan karşısında çıkan Lefter, bu maçta Rum bir babanın çocuğu olmasına rağmen Türk Milli Takımı'nı seçtiği için Yunan gazilerin hışmına uğrar. Buna rağmen golünü atar ve gazileri susturmasını bilir.

1959 yılında Brezilya takımlarından biri olan Atletico de Rio ile yapılan özel bir maçta, santradan topu alıp kaleci dahil bütün takımı çalımlayarak gol atınca, rakip takım oyuncuları ve hakem onun elini sıkarak tebrik ederler.

Bir Yugoslavya maçı hakkındaki anısını kendi ağzından şu şekilde aktarıyor: "... Yugoslav takımı defans oyuncularına benim hakkımda çok bilgi verilmişti. Bir tanesi bana yapışmıştı ve her pozisyonda bana sert girerek beni yıldırmaya çalışıyordu. Bir taç kazandık ve ben takım arkadaşıma "kafama at" dedim, yanımdaki nasılsa Türkçe bilmiyordu. O an sinirime yenik düştüm ve top bana doğru gelirken, dönüp beni maç boyunca tutan rakibime kafayı attım. Sonra da "şimdi beni daha iyi tutarsın" dedim..."

Lefter AEK'ya transfer olana kadar hiç ciddi sakatlık geçirmemişti. Bu konuda başı bir türlü dertten kurtulmayan Nedim Doğan bir gün ona şakayla karışık; "abi benim sakatlıktan başım kurtulmuyor, senin ise bir kere sakatlandığını görmedim, efsunlu musun sen?" diye soruyor. Lefter'in cevabı ise soyunma odasındaki herkesi güldürmeye yetiyor: "Sahada kimse beni köşeye sıkıştıramadı ki, tekme atıp sakatlayabilsin."

Lefter'i tüm Türkiye gözünde saygı duyulacak bir adam yapan olay ise, onun 6-7 Eylül olaylarında yaşadıklarıdır.
Sadece Rum olduğu için Büyükada'daki evi yağmalandı, tacize uğradı, küfürler yedi, sabaha kadar elinde silahla kapının önünde bekledi. Askerler adaya intikal edip bütün yağmacıları bir meydana topladığında, Lefter'i çağırıp "sana bunu kimler yaptı söyle!" dediğinde Lefter, "bunlar benim birlikte bahçelerden erik çaldığım,  birlikte oyunlar oynadığım, birlikte balık tuttuğum arkadaşlarımdır. Bunlardan hiç biri benim evimi yağmalamamıştır." diyerek, evini yağmalayanlardan şikayetçi olmamıştır.

Ordinaryüs Lefter, 2012 yılının Ocak ayında, zatürre sebebiyle kaldırıldığı hastanenin yoğun bakım ünitesinde hayatını kaybetti.

YTÜ'de Yüksek Lisans: "ALES'in %90'ı etkiliyomuş kızzııaaammm" geyiklerine inanmak...

Evet, bugün tarihten bağımsız bir konu da olsa Yıldız Teknik Üniversitesi'nde eğitim hayatını sürdüren ya da sürdürmek isteyenler için "Yüksek Lisans Rehberi" sunmaya karar verdim. Sizler için aradım, taradım, çabaladım ve sonunda az ve kısa da olsa bazı bilgilere ulaştım. İnternette bir çok forumda ya da paylaşım ortamında insanların bunları merak ettiğini düşündüğüm için bu yazıyı yazmaya karar verdim. 


Görelim bakalım, Yıldız Teknik Üniversitesi öğrencilerinin kafa karışıklığını nasıl gidereceğiz? Yıldız Teknik Üniversitesi öğrencileri arasındaki bazı geyiklere ve şehir efsanelerine göz atalım ve yanlışlarını söyleyelim:


-Ya ağğbi bizim okulda yüksek lisans için AGNO en az 3.00 istiyorlarmış. (evet aynen böyle devrik ya da anlatım bozukluğu barındıran cümleler kuruyorlar)

Yanlış! Yıldız Teknik Fen Bilimleri Enstitüsü'nün belirlediği AGNO şartı en az 2,30'dur. Tezsiz Yüksek Lisans yapacak olanlarda ise bu koşul aranmaz! Fakat Anabilim dalının önerisi, Enstitünün onayı ve Üniversite Senatosunun kararı ile AGNO için gerekli minimum değer yükseltilebilir.

-Başlıkta da belirttiğim gibi, "ya bizim okulda ALES %90 etkiliyomuş kızzıııaaamm..." (böyle ağızlarını yana yatıra yatıra konuşanlar)
LÜZUM YOK! Yıldız Teknik Üniversitesi Rektörlüğü'nün belirlediğine göre, ALES %50 etkiler. Yani ALES'ten aldığın notun %50'si senin "genel yüksek lisans ortalama" değerini etkiler. Fakat bu da -pek değiştirilmese de- Anabilim dalının önerisi, Enstitünün onayı ve Üniversite Senatosunun kararı ile yükseltilebilir.

-Bizim okul ALES'ten 80 istiyormuş abi, 80'in altında alanların başvurusunu kabul etmiyormuş... (Lan bak...Kim söylüyor evladım bunları size?)

Yok öyle bir şey! Her ne kadar ALES'ten düşük puan aldığınızda yüksek lisans şansınızı riske atıyor olsanız da, Yıldız Teknik Üniversitesi Lisansüstü programlarına başvuru yapabilmek için gerekli minimum ALES puanı 55'tir. Evet bak bir daha söylüyorum: 55 (yazıyla ellibeş). Öncekilerde olduğu gibi bu sınır da Anabilim dalının önerisi, Enstitünün onayı ve Üniversite Senatosunun kararı ile yükseltilebilir.

-Mülakat pek etkilemiyormuş abi, girmesen bile ALES ve AGNO yüksekse seni alıyorlarmış... (gel de kızma arkadaş...)

Kim söylüyor bunu? Yıldız Teknik Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü kararı gereği, mülakata girmeyen öğrencilerin başvuruları geçersiz sayılır ve herhangi bir programa yerleştirilemezler!

-Genel ortalama 90'ın üstünde değilse pek bir yere yerleşemiyormuşsun... (şu dedikoduyu çıkartanı bulursam ağız burun girişirim.)

Yok öyle bir dünya! Aynısını yazıyorum, Her ne kadar genel ortalamanız (ALES,AGNO ve Mülakatta alınan puanların ortalaması) düşük olunca yüksek lisans şansınız azalsa da, genel ortalama 60'ın üzerindeyse okulumuzda istediğiniz programlara başvurabiliyorsunuz. Fakat bu sınır da -doğal olarak- Anabilim dalının önerisi, Enstitünün onayı ve Üniversite Senatosunun kararı ile yükseltilebilir.

-Müdür, ÜDS'ye girmeden YTÜ'de yüksek lisans yapamıyormuşsun... (şiddet geliyoorrr, şiddet geliyoorrr...)

Külliyen yalan. Yıldız Teknik Üniversitesi, Yüksek Lisansa başvuracak adaylardan İngilizce, Almanca ya da Fransızca yeterlilik dil sınavlarına girmesini ister. Bu sınavdan istenen yeterlilik puanını senato belirler. Eğer öğrenci yabancı dil yeterlilik sınavı yerine, bu sınava eşdeğer ulusal ya da uluslararası bir sınava girmişse ve o sınav için Senato tarafından belirlenen gereken en az başarı puanını almışsa, sınavın geçerlilik süresi boyunca başvuruda bulunabilir.

Kendimce araştırarak, bilinen yanlışlara parmak bastım. Eğer hatalarım varsa beni uyarınız, düzeltiniz, hep birlikte yeni bir yüksek lisans rehberi yapalım herkese doğruları öğretelim. Ama bir daha okulda "ALES'ten en az 95 almak lazım" gibi geyikler duyarsam cidden çok üzülürüm, valla bak...

Önemli not: Burada yapılan imla ve dil kuralı hataları tamamen günlük konuşmada yapılan hatalardan esinlenerek yapılmıştır. Yoksa biz de biliyoruz "ağbi" yerine "ağabey" yazıldığını.
Ayrıca sizler için ÖSYM'nin sınav takvimini de paylaşma gereği duydum. ALES, ÜDS gibi sınavlara ne zaman başvuru yapmanız gerektiğini bilmeniz için gereklidir.

ÖSYM'nin sınav takvimi için tıklayınız.



15 Şubat 2012 Çarşamba

Malcolm X : Özgürlük için savaşan bir siyah.

Bugün evinize dönerken kapınızın önünde yapraklı bir meşe dalı görseniz ne yapardınız? Ya da sizin düşünceleriniz onlardan farklı diye mahallenizde aşağılansanız? Hoşlandığınız bir bayana açıldığınızda, sizi hapise atsalar ne hissederdiniz? Ya da kölesi olduğunuz insan size tecavüz etse neye ya da kime isyan ederdiniz? Peki sizin soyadınız, "sahibinizin" sizin için uygun gördüğü bir laf, lakap, isim, sıfat, zamir olsaydı?


Ne kadar iğrenç sorular değil mi? 
İşin en kötü yanı ne biliyor musunuz, bu yukarıda sizlere sorduğum soruların hepsi Amerika'da siyahi insanlara yapılan zulümler arasında yer alıyordu. 1965 yılına kadar Amerika'da, zenciler siyasete karıştıklarında mahallelerinden kovuluyorlardı, ten renkleri farklı diye aşağılanıyorlardı, beyaz birinden hoşlandıklarında hapse atılıyorlardı, tecavüze uğradıklarında seslerini çıkartamıyorlardu, soyadları ise köle olarak çalışan atalarının sahipleri tarafından konulmuş durumdaydı... Evlerinin önüne bol yapraklı meşe dalı bırakıldığında bu "ya bu mahalleyi bir hafta içinde terket, ya da seni ve aileni öldürelim" demekti. Oy kullanma hakları yoktu. Beyazlarla aynı vagonda tren seyahati yapamıyorlardı. Eğer siyahi bir vatandaş otobüse binerse, arka sıralarda oturması gerekiyordu ve eğer otobüse bir beyaz binerse ona yer vermek zorundaydı.
Malcolm Little böyle bir toplumun içinde dünyaya geldi. Babası bir aktivistti ve beyazlar tarafından aldığı tehditler yüzünden sürekli şehir değiştirdiler. Malcolm Little henüz 4 yaşındayken Michigan'da evleri beyazlar tarafından yakıldı. 2 yıl sonra ise babası Earl Little'ın  cansız bedeni tramvay hattının karşısında bulundu. Fakat polis olayın kaza olduğunu söyleyerek üstüne gitmedi ve Earl Little faili meçhul olarak kaldı. Ardından Malcolm Little'ın  annesi akıl hastanesine yatırıldı ve 8 çocuğu farklı şehirlerdeki yetimhanelere yollandı.


 Malcolm Little okulunda son derece başarılı bir öğrenci olsa da, bir gün "büyüyünce ne olmak istersin?" diye soran hocasına "avukat olmak istiyorum" cevabını verdiğinde bütün eğitim hayalleri yıkıldı. Çünkü hocası ona "bir zenci için hayalden öteye gidemeyecek bir gelecek planı" şeklinde cevap vermişti. Daha sonra eğitimden soğuyan Malcolm Little, okulunu bitirdikten sonra üniversiteye gitmedi ve hırsızlık suçundan 7 yıl hapiste yattı.






"Kimse sana özgürlük veremez. Kimse sana
adalet veya eşitlik veremez. Eğer yeterli güce
sahipsen sen kendin alırsın."
Hapiste geçirdiği sürede yarıda bıraktığı eğitimini kendi kendine tamamladı. Kardeşinin onu ziyaret ederken bahsettiği İslam'a yakınlık duymaya başladı ve hapisten çıktıktan sonra kendisini İslamiyet'e ve "İslam Birliği" adında bir yapılanmanın da kurucusu olan Elijah Muhammed'e adadı. Bu sırada, köle olan atalarına sahipleri tarafından verilen "Little" soyadını bırakarak, atalarının kökenini bilemediği için,bilinmezliği temsil eden "X" soyadını aldı. Güçlü konuşma yeteneği ve karizmasıyla "İslam Birliği" adına konuşmalar düzenledi ve yeni katılımcılar kazandırdı. Fakat kurucu Elijah Muhammed'in "İslam Birliği" üyesi 6 kadınla ilişkiye girdiğini ve onlardan da çocuk sahibi olduğunu öğrenince İslam Birliği'nden de, büyük öğreticisi Muhammed'den de soğudu.   










İslam Birliği'nden ayrıldıktan sonra Hac'ca giden Malcolm X, burada kendi düşüncelerini başka kültürlere anlatma imkanı buldu ve karşılığında aldığı cevaplar onu çok etkiledi. Bu sürede El-hac Malik el-Şahbaz adını aldı.Hac ibadetini yerine getirmek üzere gittiği güne kadar aklında "siyahların üstün olduğu" ve "beyazlara karşı üstünlüğü kazanmak için şiddet uygulanması gerektiği" düşüncesi varken, Hac'da bu düşünceleri değişti. Öyle ki Amerika'ya geri döndüğünde "Sarı saçlı, mavi gözlü ve buna rağmen "kardeşim" diye hitap edebildiğim insanlarla tanıştım" diyerek, düşüncesindeki değişikliği gözler önüne serdi. Artık onun konuşmaları sadece Afro-Amerikanlara değil, siyah-beyaz ayırt etmeden toplumun her kesimine hitap eden barış yanlısı konuşmalardı. 

Bu düşünce değişimi yüzünden İslam Birliği ile Malcolm X'in arası açıldı. FBI, Malcolm X'e suikast düzenleneceği bilgisine ulaştı ve Malcolm X'i uyardı. 


"Gerçekle yüzleşemeyecek kadar vatanseverlikle kör olmayın.
Yanlış yanlıştır, kimin söylediği önemli değil."
Fakat ne yazık ki, bu uyarıların pek bir faydası olmadı. Malcolm X'in bir konuşması sırasında, bir beyaz ayağa kalkarak "Ellerini cebimden çıkar zenci! (Nigger, get your hand outta my pocket!)" şeklinde bağırdı. Korumalar bu beyaza doğru giderken, başka bir beyaz tüfeğini çıkararak Malcolm X'i göğsünden vurdu. Katillerin yakalanmasının ardından yapılan incelemede, hepsinin "İslam Birliği üyesi oldukları" öğrenildi.

Böyle bir hayatın bitmesine ne kadar üzülsek de, kendisinin bütün Amerika halkı siyahlardan iğrenirken bir gazeteciyle yaptığı röportaj ona bir kez daha saygı duymamız gerektiğini bize göstermeye yeter: 

Spiker: Adınız nedir?
Malcolm: Malcolm X
Spiker: Hayır onu sormuyorum gerçek adınız?
Malcolm: Malcolm X dedim ya.
Spiker: Yani babanızın dedenizin kullandığı ad?
Malcolm: Dedelerimin isimlerini siz verdiniz. Köle tacirleri verdi. Onlar bizim isimlerimiz değil. Hiç biri bizim değil!

14 Şubat 2012 Salı

Yıldırım Savaşı mı? Var mı Nazilerden daha iyisi?


Alman savaş dehalarının kusursuz buluşu... Öyle bir buluş ki, Almanya'ya İkinci Dünya Savaşı'nın ilk yıllarında muazzam bir üstünlük sağladı. Öyle bir buluş ki, Almanya o dönemin en güçlü kara kuvvetlerine sahip ülkesi Fransa'yı 3 haftada işgal etti. Öyle bir buluş ki Alman ordularına 2 hafta içinde Polonya'yı işgal ettirdi. Buluşumuz ne mi? Blitzkrieg...


Hitler'in savaşın ilk yıllarında en güvendiği generallerinden biri olan Heinz Guderian tarafından bulunan blitzkrieg (yıldırım savaşı), iki düşmanın karşılıklı kazdığı siperlerden birbirlerini vurmasını beklemek istemeyen Hitler için hazırlandı. Bu savaş planını Guderian tatbikat amacıyla Hitler'e izlettiğinde, Hitler'in gözleri dolu dolu olmuş ve Guderian'a "yıllardır gördüğüm en muazzam saldırı planı, tam istediğim gibi" demiştir.


"Bu saldırı şeklinin normal yöntemlere göre farkı ne?" diye soranlar, hazır mısınız? Şimdi açıklıyoruz:
Öncelikle blitzkrieg'in farkını anlamak için mantığını kavramak lazım. "Bir savaş için en önemli unsur nedir?" diye sorduğumuzda, aklımıza ilk olarak "piyadeler" yani askerler gelir. Diğer bütün unsurlar bu askerleri desteklemek içindir.
Fakat blitzkrieg saldırılarının en önemli özelliği, Savaşın en önemli unsurların "piyadeler" olması tabusunun yıkılmış olmasıdır. Bunun yerine en önemli unsur tanklar olmuştur. Diğer bütün savaş sistemleri tankların ilerleyişini kolaylaştırmak için kullanılır(Evet piyadeler de dahil). Bu tankların ön plana çıkabilmesi için de tankları piyade taburlarına dağıtmak yerine, piyadeleri tank taburuna dağıtmışlardır.  Bu tanklardan oluşan birliklere de "panzer birlikleri" denilmiştir.

Yani varan 1, en önemli unsur Tank.
Varan 2, destek unsur Piyade.
Şimdi geldik Almanların savaş başlarında muazzam kullandığı bir diğer unsura; hava desteği. 

Hava desteğinin en önemli görevi nedir peki?
Hava desteğinin temel görevi, tanklar için engel teşkil edecek düşman noktalarını tahrip etmektir. Bunlar tanksavarlar olabilir, top bataryaları olabilir, o olabilir, bu olabilir farketmez, avcı uçaklarının görevi tanklar için tehlike yaratacak bütün parçaları yok etmektir.
Yani bu hangi sonucu çıkartıyor; tanklar her ne kadar stratejinin en önemli parçası olsa da, stratejinin sürekliliğini sağlamak için kullanılan en önemli araçlar, tankların savunmasının ve direnişinin arttırılması için kullanılan savaş uçakları... Yani hava hakimiyetinin olmadığı noktada, blitzkrieg uygulamanın imkanı yok. 


Hafif silahlarla donanmış mekanize piyade birliği
Buraya kadar blitzkrieg nelerden oluşuyor anlattık, peki bu birlikler ne amaçla kullanılıyordu?
Blitzkrieg'in en önemli özelliği, anlamında da gizli olduğu gibi yıldırım hızıyla hareket edebilmesidir.
Yani panzer birlikleri bir cepheyi yardıktan sonra o cepheyi kuşatıp düşmanı öldürmekle uğraşmazlar. Onlar yerine bu görevi yapacak olan ve onları takip eden motorize piyade birlikleri vardır zaten... Panzer tümenleri cepheyi yardıktan sonra hiç durmadan yollarına devam ederler. Mekanize ve motorize piyade birlikleri ise, zırhlı araçları yardımıyla mümkün olan en az kayıpla panzerlerin yardığı cepheye yerleşmeye çabalarlar. Bu sayede sürekli ilerleyen panzer tümenlerine gerekli yardım ve sevkiyat sekteye uğramamış olur. Eğer panzer tümenleri yeterli ikmal desteğini alabilirlerse, düşman daha ilk cepheyi kaybetmenin şokunu atlatamadan, ikinci cepheleri, sonra üçüncü cepheleri yarılır. Bu sayede koca bir ülkeyi 1-2 ay gibi bir sürede işgal edebilirler.

İnanmıyor musunuz?


Alman birlikleri, Fransa'ya savaş açtıktan 3 hafta sonra Fransız topraklarının 2/3'ünü işgal etmişti. Bunu da blitzkrieg stratejisine borçluydu. Polonya'ya savaş açıldıktan yaklaşık iki hafta sonra Alman birlikleri Polonya başkenti Varşova'ya girmişti. Bu saldırılar sırasında bazı Alman komutanlar dahi endişelenmiştir. Zira savaş sırasında durmadan ilerleyen panzerlerle piyade birlikleri arasındaki mesafe 200 kilometreyi bile bulmuştur.


Luftwaffe avcı uçağı
Peki bu taktik niye Rusya'da işe yaramadı? En önemli sebebi yukarıda da yazdığım gibi, panzerlere yakıt yetersizliği, ikmal yetersizliği ve hava desteği yetersizliğidir. Almanların ürettiği en modern uçaklar olan Luftwaffe avcı uçakları yetersiz yakıt sebebiyle havalanamıyordu bile. Zaten ikmal hatları sürekli Rus bomba uçakları tarafından -haklarını yemeyelim, çok iyi bir şekilde- bombalanıyordu. Alman sanayisi ise kentte Amerikan uçaklarının uyguladığı bombalamalar yüzünden durma noktasındaydı. Öyle ki, bir panzer tümeninde bir kaç düzine tank ancak bulunuyordu. Amerikalılar Normandiya cephesinde savaşırken ele geçirdiği bir çok Alman yapımı Tiger tipi tankın terk edilme sebebi "yakıtsız kalmış olmalarıydı".


Bir diğer nedeni ise, Hava desteği kesilmiş olan Alman tanklarına karşı Rus komutanların yaptığı muazzam savunmaydı. Öyle ki, yıldırım stratejisinin uygulanacağı cepheleri -hava keşifleriyle- çözümleyerek, o cepheleri -toprak kaybını önemsemeksizin- geriye çekiyor ve hem askerlerinin ölmesini engelliyor, hem de alman tanklarının savaş sırasında ortalığa çıkıp Rus tanksavarlarının hedefi olmasını sağlıyorlardı. Bu sürede de hem zaman kazanıp hem de tekrar düzen kurabiliyorlardı.

Bu sayede Tiger isimli Alman tankları Rus bataklıklarında takılı kaldı ve Nazi ilerleyişi durduğu anda savaşın bütün seyri değişti...

13 Şubat 2012 Pazartesi

Kitap incelemesi: Sokak Savaşı Yılları / Tarık Ali



Kitabın eski basımının kapağı
 Eğer 60 kuşağına, Soğuk Savaş yıllarına, Vietnam Savaşı'na, Che Guevara'ya, siyah-beyaz tartışmalarına, Malcolm X'e ve bu saydıklarıma Avrupa'da insanların nasıl baktığına dair içinizde en ufak bir merak varsa, mutlaka okunması gereken bir kitap diyorum, başka bir şey demiyorum, diyemiyorum. Dilim varmıyor.  






Kitabımız Pakistan'da doğup gençlik dönemini orada yaşayan, daha sonra üniversite eğitimi için İngiltere'ye giden Tarık Ali'nin anılarının derlenmiş hali... Tarık Ali ilk başta gençlık yıllarından başlayarak, bize henüz ergenlik çağında olan Pakistan'ı anlatıyor. Daha sonra İngiltere'de üniversitede gençlerin siyasete olan eğilimi onun ilgisini çekiyor ve kendisini bir anda siyasetin içinde buluyor.

Bu süre zarfında gazetecilik mesleğini de bırakmayan yazar, Küba'dan savaş zamanında Vietnam'a, Çek Cumhuriyeti'nden Finlandiya'ya kadar bir  çok yere giderek yeni ufuklar tanıyor ve bizleri de bu ufuklarla tanıştırıyor.

Eğer biraz kendinizi kitabın akışına bırakabilirseniz (ki bu biraz zor olabilir zira biraz ağır bir kitap) yazarın Che Guevara hakkında yazdıklarını ve Vietnam'dan aktardığı bilgileri okuyunca gözleriniz dolabilir.

He yok, "aga bana hafif bir şeyler öner, fazla beynimi sulandırma" diyorsanız, lise 2 tarih kitabı diyorum size de.

Kısacası okudum ve tatmin oldum, ailecek tavsiye ederiz efendim...

Not: Kitabın tedarik edilmesi zor olabilir, dileyen bana ulaşırsa internet üzerinden satın alabilecekleri sitelere yönlendiririm.
Tarık Ali Vietnam için katıldığı bir eylemde...

Çöl Tilkisi'ni tanıyan?...

Savaş sırasında düşmanına acımazken, esir düşen düşmanlarına büyük bir saygıyla ve nezaketle yaklaşan ve onların saygısını kazanan bir generali anlatmanın gururunu yaşıyorum şu anda.

Erwin Rommel 1891 yılında Stuttgart'ta doğ... neyse bunlara siz vikipedi'ye girerek ulaşabilirsiniz. Bu konularda gereksiz konuşmayalım.

Erwin Rommel, 2. Dünya Savaşı öncesinde Piyade Okullarında ve Savaş Akademilerinde eğitmenlik yapan, İkinci Dünya Savaşı sırasında ise önce Fransa saldırısında görevlendirilen, ardından harap İtalyan birliklerini adam etmesi için Afrika'ya gönderilen ve burada da İngilizlerden çok daha düşük seviyede kuvvetlere sahip olmasına rağmen onları yüzlerce kilometre sürükleyebilen bir dehadır.

Niye mi deha? Çünkü savaşta öyle taktikler kullanmıştır ki, şeytanın bile aklına gelmez.

Örneğin, yeterli sayıda tankı olmadığını görünce kamyonlarının önüne tahtalarla veya metal parçalarıyla  tank görünümü kazandırıp, düşman askerleri dürbünle baktığında "büyük bir tank tümeni bize doğru geliyor" diyerek endişeye kapılmalarını ve kaçmalarını sağlamıştır. Bu sayede 200 kilometre ilerlemeyi başarmıştır.

Kamyonların veya arabaların arkasına çalı çırpı bağlayıp tozu dumana katarak, düşmanın kendilerine büyük bir ordunun geldiğini hissettirmeyi başarmıştır.

Uçaksavarları tepelere eğimli bir şekilde yerleştirip ya da toprağa gömüp düşman tanklarına karşı kullanmayı başarmıştır.

Düşmanın bütün tanklarını, cephanelerini, mayınlarını onlara karşı kullanmayı başarmıştır. Öyle ki, savaşta kullandığı cephanelerin, tüfeklerin, makinalı tüfeklerin, tankların, topların %85'e yakını İngilizlere aittir.

Düşmanda bulunan mayın dedektörlerini kandırmak için yerleştirdiği mayınların çevresine boş konserve kutuları, şarapneller vb. metal parçaları koyarak düşmanın dikkatini dağıtıp mayınlarını gene patlatmayı başarmıştır.

Savaşta öyle bir noktaya gelinmiştir ki, Libya'da devraldığı bitik ve cephane bakımından kısıtlı orduyla Mısır'a girmiş ve sayıca kendisinden 3 kat orduyu püskürterek, Kahire'ye 90 kilometre kala El-Alameyn'e kadar ilerlemiştir. Fakat bu noktadan sonra işler tersine dönmüştür.
Almanya'nın Malta adasını ele geçirememesi sonucu Akdeniz'de üstünlük kaybolmuş ve bu da Rommel'e ikmalin gelmemesine sebep olmuştur. Sürekli taarruz ve yıldırım harekatlarında uzman olan Rommel, cephe savaşlarında elinde hiç bir ikmal imkanı yokken, sürekli ikmalle beslenen İngiliz kuvvetleri karşısında dayanamamış ve geri çekilmek zorunda kalmıştır.

Fakat bu sırada Çöl Tilkisi denilen Rommel, kendisinden daha tilki bir generalle karşı karşıyadır: Montgomery.
Alman keşif kolları, patlamış bir cipin içinde çok detaylı haritalar bulmuş ve bunları Rommel'e getirmiştir. Rommel bu haritaların gerçekçiliğine inanmamış olsa da, komutanlarının gazına gelerek o haritalara göre yolunu belirlemişti. Bu öyle bir haritaydı ki; haritada yolların olduğunu gösteren yerde aslında dağlar ve tepeler vardı, haritada tepelerin olduğu yerlerde ise düz yollar... Ayrıca haritada yol olarak gösterilen her yer Almanları İngilizlere doğru götürüyordu. Rommel, buna rağmen askerlerini başarıyla geriye çekmeyi başarmış ve -her ne kadar Hitler kızsa da- mümkün olan en az kayıpla İngiliz taarruzundan kaçmıştır.

Daha sonra ülkesine dönen Rommel, Fransa sahil hattını savunmak üzere görevlendirilmiş ve burada kısa sürede muazzam bir savunma hattı kurmuştur. Fakat diğer generaller düşmanın Pas de Calais'ten çıkarma  yapacağını düşünürken sadece Rommel düşmanın Normandiya'dan çıkarma yapacağını düşünüyordu. Rommel ayrıca, diğer komutanlar "düşmanı şehir merkezinde tanklarla kıstırıp arkalarından dolanarak ikmali engellemenin gerekliliğini" tartışırken,"düşmanın kıyıda konuşlanmasını engellemek gerektiğini, bunun için gerekirse bütün tankların feda edilmesi gerektiğini, eğer bunu engelleyemezlerse savaşı kaybedeceklerini" söyleyen ve böyle bir öngörüye sahip olabilen nadir komutanlardandı.

Sonunda, artık Hitler'in kuru inadı sebebiyle Normandiya kaybedilince Rommel artık savaşın bittiğini ve bu saatten sonra savaşmak yerine teslim olmanın gerektiğini düşünüyordu. Bunun da yöntemi Hitler'in baştan indirilmesiydi.

İşte bu noktada henüz kesinleşmemiş bir konu mevcut: Çöl Tilkisi Rommel, Hitler'e suikast planına katıldı mı? Katılmadı mı?
Rommel'in karısı, Rommel'in "Hitler'in darbeyle indirilip adil bir şekilde yargılanması gerektiğine" inandığını söylüyor. Fakat tarihi bir kaynak olmasa da, Rommel Hitler'e suikast planında yer aldığı için öldürülüyor.
Daha doğrusu intihar ettiriliyor. Nazi Almanya'sında SS birliği üyeleri bir suç işlediğinde hapse atılır ve yanına bir ip, içinde bir kurşun bulunan bir silah ya da siyanür hapı bırakılırdı. Bu sayede "biz seni yargılayarak seni halk gözünde küçültmeyelim, sen kendin intihar et ve şerefini kurtar" denilirdi.

Rommel'e de siyanür hapı verilerek intihar etmesi sağlandı ve bu olay, Rommel'e hayranlık besleyen Alman halkından saklandı. Rommel özel bir devlet töreniyle gömüldü...

Rommel'in en büyük özelliği, sadece kendi ülkesinde saygı görmesi değil, düşmanları tarafından saygı duyulan tek Alman komutan olmasıydı.
İngiliz askerleri büyük bir rahatlıkla Rommel'e teslim olabiliyordu, çünkü Rommel -diğer subayların aksine- esirlerine son derece nazik ve iyi bakıyordu.
Winston Churchill avam kamarasında onun için "Singapur'u kaybettik, doğudaki topraklarımız elden gidiyor, ama savaşın bütün karışıklığına rağmen şunu diyebilirim ki; en azından karşımızda çok cesur ve yetenekli bir general var."

Onun karşısında savaşma şerefine sahip olan İngiliz General Montgomery, savaş boyunca Rommel'in resmini çadırından indirmemiştir.

12 Şubat 2012 Pazar

Bugünlerde Yunanistan...

Bugünlerde hangi sosyal paylaşım sitesine girsen, hangi sözlükte takılsan bir çok insanın ağzında Yunanistan hakkında iki farklı yorum dolaşıyor:  Birincisi "Hak ettiklerini yaşıyorlar, az bile olmuş Türk düşmanlarına..." şeklindeyken, diğeri ise "Yunanistan'da işçi sınıfı yükseliyor. Hükümeti devirip kapitalizmi yıkıyorlar" şeklinde...
Maalesef güzel ülkemizde, hayatının büyük bir kısmında yatan, fakat maaşını alamadığında solcu olmayı aklına getiren Yunan işçilerine büyük bir sempati var.


Şimdi iyi hoş, Yunan halkı isyan ediyor da, bunu sosyalizmle, komünizmle, kapitalizm düşmanlığıyla açıklamanın manası ne, hiç düşündün mü? Sana şimdi anlatacaklarımdan sonra, belki halkın yerine kendini koyarsın ve isyan etmenin sebebini öğrenirsin...

Şimdi gelelim krizin sebeplerine :

1- 1990 yılına kadar süren siyasi istikrarsızlık
2- Halkın devlet tarafından düşük saatlerde ve yüksek maaşla çalışmaya alışması
3- Büyük oranda vergi kaçırmalar
4- Bütün ülke ekonomisinin sadece turizme endeksli olması
5- Yunan politikacılarının işgüzarlığı ve AB'nin oyunları

Şimdi Yunanistan'ın özellikle 1960 yılından sonraki tarihini biraz gözden geçirelim:

Öncelikle şunu görmek lazım, Yunanistan, 1967-1974 yılları arasında askeri cunta altında yönetilen bir ülkeydi ve 1990 yılının sonuna kadar da doğru düzgün bir siyasi istikrar sağlayamadı. Fakat haklarını yemeyelim, bir konuda istikrar vardı; devlet çalışanı sayısında -komunizm simgesi partilerin başa gelmesiyle-  yükselme vardı ve devlet memuru/vatandaş oranı gittikçe artıyordu. Çalışma saatleri ise sosyal medyada dolaştığı gibi "günde 3-4 saat çalışıp, sonra yan gelip yatıyorlar aaabiii" şeklinde olmasa da, diğer kıtasal Avrupa ülkelerine göre daha azdı.

Siyasi istikrarın olmadığı bir ülkede, hiç bir fabrikatör yatırım yapmak istemezdi doğal olarak. Neden mi? Şimdi öncelikle, siyasi istikrarın olmadığı yerde insanlar kaygılıdır. Geleceklerinden kaygılı, yaşamlarından kaygılı, özgürlüklerinden kaygılıdır. Böyle kaygı dolu insanların olduğu yerde hangi fabrikatör çalışmak ister ki? 1980 yılında ülkemizde darbe olduktan sonra Türk Sanayisi kaç yılda topladı kendini? Bir diğer konu ise, devlet sürekli memur alıyor ve bu memurlara yüksek maaşlar vaat ediyor. Sen olsan özel sektörde çalışmak ister misin?  Uzun lafın kısası -sorularla aklınızı bulandırmayayım- fabrika açacak zengin amcamız, kendisi için çalışacak eleman bulamayacak konuma geliyor.

Şimdi kendini Yunan vatandaşın yerine koy. Sen günde 6-7 saat çalışıyorsun ve devlet sana her ay 3000 euro para veriyor. Daha sonra kriz patlak veriyor ve devlet sana önce "sen bir süre dinlen, maaş ödeyecek param yok." Ardından da diyor ki "ben sana maaş ödeyeceğim ama, bunu 2000 euro'ya indireceğim".  Bu saydıklarım senin ülkende olsa tepki koymaz mıydın? Buna "koymazdım" diye cevap verenlere bak, bir çoğu sigara kullanıcısıdır. Lan dingil, sen alıştığın için sana zarar veren sigaraya tepki koyup da bırakamıyorsun... Sana az çalıştığın halde para ödeyen devlete alışmışsın, senin maaşını azalttı diye tepki koymayacak mısın?
Kısacası, devletin politikası sonucu miskinliğe ve oturduğu yerden para kazanmaya alışan bir halk var kardeşim... Şu kadarını düşün, o dönem 65 milyon nüfusu olan Türkiye'nin 2001 yılında krizden çıkması için 50 milyar dolar yetiyorken, 11 milyon nufüslu Yunanistan'ın krizden çıkması için 450 milyar dolara ihtiyacı var. Daha söylenecek söz var mı? Yaz bunu da ikinci maddeye...


Gelelim vergi kaçırma olayına...2005-2008 yılları arasında vergi kaçırmalar inanılmaz boyutlardaydı. Bir çok üst düzey yönetici, avukat, politikacı, doktor... gibi toplumun üst tabakasını temsil eden insanlar, devlete gelirlerini "yıllık 20 bin euro" düzeyinde gösteriyordu. Atina'da çalışan 151 doktordan 35 tanesi mi ne, yıllık gelirini 10 bin euro olarak göstermiş devlete... Daha ötesi var mı bunun? Kişi başına düşen milli gelir 1980 yılına oranla %114 artmışken, devletin topladığı vergi %37 artmış ve devletin vatandaşının devlete 60 milyar euro vergi borcu var. Yunanistan Hükümeti artık yapacak bir şey bulamadı ve sadece büyük vergi borcu olan 4000 kişinin 15 milyar euro vergi borcu olduğunu açıklayarak onları deşifre ettiler. Düşün artık...

Turizm mevzusuna gelince... Her ne kadar ekonomisini beğenmesek de, sevmesek de, bizim güzel ülkemizde gelir konusunda bir çok alana yayılmışlık var. Sadece bir noktaya endeksli değiliz yani. Az da olsa bir üretimimiz var, iç pazarımız biraz genişçene hani...
Fakat Yunanistan'da üretim diye bir şey yok gibi. Halkın günlük hayatında kullandığı bir çok eşya, ürün, gıda malzemesi falanı filani ithal...Yani devlet, "dur vergileri arttırayım da biraz ülkeyi toparlayayım" diyemiyor. Neyin vergisini arttıracaksın? İthal edilen malın vergisine yüklenemezsin, ithalatçılar kaçar. Esnafa vergi koysan pek fayda etmez, boşuna tepki toplar. E üretim yok, fabrikalara vergi koyasın?
Yunanistan'ın elinde olan tek şey Turizm geliri. E turizm dediğin sektör de -eğer Dubai değilsen- sana pek fayda sağlamıyor işte.

Geldik en önemli noktaya. AB ve Yunan politikacıların beceriksizliği...

Yunanistan nasıl bir ülke biliyor musunuz? Nüfusu bizim 1/7'imiz kadar olan ve askeri harcamalarda bizimle yarışan bir ülke... Çünkü onlar sürekli kendilerince "Türkiye tehdidi" (!) ile karşı karşıya. Yoksa niye Almanya'dan 200 tane tank alsınlar? O tankları almak için niye Alman bankalarından kredi çeksinler? O krediyi ödemek için niye Fransız bankalarından kredi çeksinler? Çekilen kredilerle Sanayi yatırımı yapmak yerine niye silah almasınlar ki?

Hiç biriniz Yunanistan'a AB tarafından sunulan tasarruf önlemlerini okuma gereği duydu mu?

150 bin devlet çalışanı işten çıkartılacak, asgari ücrette %22 oranında kesinti yapılacak, Sosyal Güvenlik Kurumu payı %2 azaltılacak, devlete bağlı doğalgaz, elektrik, altyapı ve bahis şirketleri özelleştirilecek ve bu arada, askeri harcamalarda sadece %0,15'lik kesinti yapılacak.

Yani AB diyor ki, "kardeşim sen bu krizden çıkmak için vatandaşını sağlamca öpeceksin, ama Almanya'dan silah almayı kesmeyeceksin."
Yunan yöneticilerin yapacağı bir şey yok, mecburen bunu kabul ediyorlar tabi ki... Bu kontrata Avrupa'nın bir çok ülkesinde "ölüm kontratı" deniyor...

Şimdi sen, Yunanistan'da sıradan bir vatandaş olsan isyan etmez misin?