7 Eylül 2012 Cuma

6-7 Eylül Olayları 2. Bölüm: Ve Büyük Utanç Başlıyor...

Kalabalık sloganlar atarak İstiklal Caddesi'nde Rumların sahibi olduğu dükkanlara yöneliyordu. Bir çoğunun elinde kamyonlarla İstiklal Caddesi'ne indirilmiş olan sopalar, baltalar, kazmalar vardı. Kimisi ise kendisi getirmişti sopasını, baltasını... Hepsinin ağzında aynı slogan vardı ve bu slogan bütün Taksim'i inletiyordu: "Kıbrıs Türktür Türk kalacaktır, Rumlar p.çtir, p.ç kalacaktır!"





Hareketin öncülüğünü yapanlarsa, dönemin aklı başında gençleri olan üniversite öğrencileriydi. "Kıbrıs Türktür" derneğinin provokasyonu sonucu bu yürüyüşe başlayan üniversiteli milliyetçi gençler, halka önderlik ediyordu. Fakat kalabalığın yürüyüşle sakinleşecek gibi bir tavrı yoktu. Üniversiteli gençler yerlerini öfkeli kalabalığa bırakmak zorunda kalmıştı... Çevre illerden "İstanbul'u gezmek amacıyla" getirilen insanlar da milliyetçilerin provokasyonuyla meydana yönelmişti. 

6 Eylül akşamı saat 7 sularında olaylar başladı. Öfkeli kalabalık Rumların bütün dükkanlarına saldırıyor, camları kırıyor, kapıları söküyor, içerideki değerli değersiz ne varsa sokağa döküp paramparça ediyordu. O gün orada olan ve fotoğraf makinesiyle çekimler yapan Ara Güler "Vitrinde ayakkabı gören, camı kırıp eski ayakkabılarını atıyor, onları giyiyordu. Palto gören hiç düşünmeden o paltoyu vitrini indirerek alıyordu. Kimisi 3-4 tane paltoyu üst üste giyiyordu." diyerek özetliyordu. 

Rumlara ait ne varsa paramparça edilmek için sıradaydı. Rum matbaaları, gazete ofisleri, Yunan seyahat büroları... Hepsi sırayla yağmalanıyordu. Fakat kalabalıkta provokatörler bağırıyordu: "Can kaybı yok! Sadece mallara zarar verin! Can kaybı olmayacak!". Artık halk o kadar kontrolden çıkmıştı ki, hedef sadece Rumlar değildi. Yahudi, Ermeni tüccarlar da hedef alanına girmiş ve Gayrimüslimler mallarını bırakarak kaçmaya çalışmıştı. 

Bu sırada Başbakan ve İçişleri bakanı ne mi yapıyordu?

Adnan Menderes ve kurmayları, kalabalık toplandığında Taksim'den geçmiş ve Haydarpaşa'ya ulaşmıştı.
Buradan Londra'da bulunan Dışişleri bakanı Fatin Rüştü Zorlu'ya "İstanbul'daki olaylar" hakkında bilgi veren Adnan Menderes, sonrasında İstanbul'u terk edip Anadolu Ekspresiyle Ankara'ya doğru yola çıkmıştı. Ancak olaylardan 4 saat sonra, yani akşam 9 gibi Sapanca'da trenden inip, otomobille İstanbul'a dönmeye karar vermişlerdi. Bu sırada polis kalabalığı dizginlemekte yetersiz kalmış ve yardıma çağrılan ordu henüz gelmemişti. Dönemin İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay 1960 yılında başlayan Yassıada duruşmalarında "askerleri bilerek göndermediği için" ordu komutanını suçlayacaktı. 

Hükümetin Londra Konferasında Fatin Rüştü Zorlu'nun elini güçlendirmek için planladığı bu gözdağı planı, kendilerinin kontrolünden çıkmış ve hiç kimsenin tahmin etmediği bir yola doğru gitmişti.

Halk iyice çığrından çıkmış, üst katlardaki beyaz eşya mağazalarından buzdolaplarını, çamaşır makinalarını aşağıya atıyor ve atarken "Kaçın! Çekilin" diye birbirlerini uyarıyorlardı. Ara Güler "Ben bir kaç kişinin piyanoyu ittirip 2. kat vitrininden atmaya çalıştığını gördüm, adamlar atarken "Durun bekleyin, hazır değilim, piyanonun havada resmini çekeyim" dedim ve beni beklediler. Sonrasında fotoğrafı çektim." diyordu. 


Olaylar sadece İstiklal Caddesi'nde kalmadı. Polislerin yetersizliği, provokatörlerin kontrolü yitirmesi, askerin henüz devreye girmemesi sonucu halkı dizginleyen bir kurul olmayınca yağma Beşiktaş, Dolapdere ve Ortaköy'e, sonradan İzmir ve İskenderun'a taşındı. İzmir'de aynı gece bir kilise ve Rum Konsolosluğu yakıldı. İstanbul'da durum daha da kötüydü. 80 kilisenin 70'i tahrip edildi. Din adamları ise halk tarafından zorla sünnet edilmeye çalışıldı, bir papaz öldürüldü bir diğer papaz ise acımasız işkencelere maruz kaldı. Kimi yerlerde Rum mezarlıkları kırıldı, bu da yetmedi, mezarlıkların içindeki bedenler dışarıya çıkartılarak tekmelendi. Bazı Rum kadınları defalarca tecavüze uğradı, aileleri ise bunları izlemek zorunda kaldı. 

Olaylar o kadar büyüdü ki, artık Türk mal sahipleri de korkar oldu. Kimi Türk esnafı dükkanını yağmadan korumak için Türk bayrağı astı, kimi Atatürk resmi ya da heykeli koydu, kimi ise vitrinine eski harflerle "Burası bir Müslümanın malıdır." yazdı. Bir dükkan sahibi ise, dükkanını yağmalamaya gelen insanlara müslüman olduğunu "pantolonunu indirip, sünnetli olduğunu göstererek" kanıtlamaya çalıştı!
Bazı aklı başında insanlar ise elinden geldiğince Rumları koruyordu. Tabi öncelik Rumların canını korumaktı fakat kimileri Rumların malını da koruyabilmişti. Bunlardan biri olan Manav Ayhan, olaylar çıktığında Beşiktaş'ta bulunan kilisenin önüne geçmiş ve orayı yağmayan gelenleri "Burası ibadet yeridir, buraya dokunmayın" diyerek engellemişti. 

Gece 11:30 sularında İstanbul ve İzmir'de sıkıyönetim ilan edilmiş ve askere "vur" emri verilmişti. Fakat halk buna pek aldırış etmemişti. Gece olaylar durulduğunda 11 kişi hayatını kaybetmiş, 500 kişi yaralanmıştı. Yağmaya katılan 5000 kişi askerler ve atlı polisler tarafından göz altına alındı. Askerler ancak sabaha karşı İstiklal Caddesi'ni kontrol altına alabilmişti. 

Olaylar kontrole alındıktan sonra bilanço ortaya çıkmıştı. 11 kişi hayatını kaybetmiş, 500 kişi yaralanmış, 4214 ev, 1004 işyeri, 73 kilise, 1 sinagog ve aralarında bar, fabrika, cafe tarzı işletmelerin de olduğu 5217 
mekan tahrip edilmişti. Resmi rakamlara göre 60 kadına tecavüz edilmiş olsa da, Sabancı Üniversitesi Dr. Dilek Güven'in Sabah gazetesine verdiği röportaja göre utandığı için polise gidemeyen kadınlarla birlikte bu rakam 400'ü geçiyordu. Her ne kadar Rumlara yönelik bir eylem gibi gözükse de hasara uğrayan mekanların %59'u Rumlara aitken, %17'si Ermenilere %12'si ise Yahudilere aitti.

Maddi hasarın boyutu, 500 milyon liraya yakındı. Demokrat Parti Hükümeti, Rumlara 60 milyon lira tazminat ödemek zorunda kaldı.
Manevi hasar ise, 500 yıl boyunca barış içinde bütün milletlerle birlikte İstanbul'da yaşamış olan, burayı vatanı sayan Rumların vatanlarından kovulmaları sonucu ortaya çıkmış ve zaten "Varlık Vergisi" sebebiyle Dünya gözünde azalan Türkiye'nin itibarını yerle bir ederek kendini göstermişti.

1923 yılında 100 bin Rum'un yaşadığı İstanbul'da, Varlık Vergisi ve 6-7 Eylül Olaylarından sonra göç edenlerle birlikte bugün sadece 2500 tane Rum kaldı.

Olayların sorumluluğu 1955 yılında Komünistlerin üzerine yıkıldı. Önde gelen Komünistler tutuklandı ve olaydan sorumlu tutuldu. Aziz Nesin, Kemal Tahir gibi fişlenmiş komünistler hapse atıldı. Fakat o dönem muhalefet partisi lideri CHP'nin başkanı İsmet İnönü'nün "suçluları yakalamak yerine suçsuz insanları suçlayıp onlara işkence yapılıyor" diyerek bu duruma karşı çıkması sonucu hepsi serbest bırakıldı. 
Sonrasında mahkemenin kararıyla olay halkın üzerine kaldı ve kimse ceza almadı. 

Atatürk'ün evini bombalayanın ise Oktay Engin'in azmettirmesi sonucu Hasan Uçar isminde Selanik'te okuyan bir Türk olduğu belirlendi ve Kıbrıs Türktür Derneği başkanı Hikmet Bil ile birlikte tutuklandı. 
27 Mayıs 1960'ta yaşanan ihtilalden 1 hafta sonra ise dönemin Başbakan Yardımcısı Fuat Köprülü mahkemede olayların "Fatin Rüştü Zorlu'nun ilhamıyla Adnan Menderes tarafından yapıldığını" söyledi.


Adnan Menderes (solda), Fatin Rüştü Zorlu (sağda)
Adnan Menderes her ne kadar mahkemede "MAH (dönemin Milli İstihbarat Kuruluşu) görevlilerinin dinlenmesi için çağırılmasını" istese de, bu talebi reddedildi ve 6-7 Eylül Olaylarından sorumlu tutuldu. Adnan Menderes ve Fatin Rüştü Zorlu "Rum vatandaşların kamu haklarını ortadan kaldırmayı hedefleyen bir cemiyet kurmak ve Türk vatandaşlarını Rumların malını tahrip etmek için harekete geçirmekten" 6'şar yıl hapis cezası aldılar. Yunan mahkemelerince azmettirici olduğu iddiasıyla 3 yıl hapis cezası alan Oktay Engin ise beraat etti. Sonrasında İstanbul Hukuk Fakültesini bitiren Oktay Engin, sırasıyla Çankaya Kaymakamlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü Siyasi İşler Müdürlüğü ve Nevşehir Valiliği yaptı. 

Olayların en büyük dayanak noktası olan "Kıbrıs Türktür Cemiyeti" Başkanı Hikmet Bil'in ismi ise, Kıbrıs'ta bir sokağa verildi...

6 Eylül 2012 Perşembe

6-7 Eylül Olayları Yazı Dizisi 1. Bölüm : Olaylar Nasıl Gelişti?

Türkiye için utanç günleriydi bunlar...
O dönem tribünlerin efsane gözüyle baktığı Lefter'in evi, iki gün önce Büyükada sokaklarında sohbet ettiği, çayını içtiği arkadaşları tarafından taşlanmış, içeriye girmeye çalışılmış ve Lefter altı patlar silahıyla kapı önünde bütün gece nöbet tutmak zorunda kalmıştı. Kapı önündeki bağırışlara ise kulaklarını tıkamaya çalışıyordu Lefter, en yakın arkadaşları "Vurun şu gavura!" diye bağırıyordu çünkü...






İlk resimde Türkiye Cumhuriyeti Cumburbaşkanı
Celal Bayar Yunanistan Kralı 1. Paulos ile birlikte.
(1952)
İkinci Resimde Kral 1. Paulos ve eşi Fener Rum
Patriği ile birlikte. 
1945'ten sonra, 2. Dünya Savaşı'nı takip eden yıllarda, Türk-Yunan ilişkileri çok ilerlemiş; "eski düşman yeni müttefik" sloganları dolaşır olmuştu. Yunan Kralı ülkemizi ziyaret ediyor ve halkın sevgi gösterileriyle karşılanıyor, dönemin Cumhurbaşkanı Celal Bayar Yunanistan'a gidiyor ve halk çiçeklerle karşılıyordu.

Fakat 1953'te bu dostluk bir anda bitti...

1953 yılında, Kıbrıs'ta başlayan "İngilizlere karşı bağımsızlık mücadelesi" sonrasında, "ENOSİS"*  gündeme gelmiş ve Kıbrıs'ın Yunanistan'a bağlanması istemişti. EOKA (Kıbrıs Savaşçıları Ulusal Örgütü) kuruldu ve Yunanlarla birleşmek için çalışmalar başladı. Bu durum hem İngilizlerin hem de Adnan Menderes'in iştahını kabarttı. İngilizlerin toprak kaybetmemek için adayı birbirine düşürme planı ile Adnan Menderes'in oy toplama planı birbiriyle örtüşmüştü. Türk halkı Kıbrıs'ın Türk toprağı olduğunu söylüyor ve Hürriyet gazetesi "Kıbrıs Türktür" manşetleri atıyordu. Zamanla bu manşet, bir örgüt ismine dönmüştü.

* ENOSİS: Kıbrıs'ı Yunan toprağı yapma fikrine verilen isim.

1954 yılında Yunanistan, Birleşmiş Milletler'e "Kıbrıs'ın kendi kaderini tanıma hakkı" verilmesi için referandum teklifi yaptı. Fakat Türkiye buna karşı çıktı. Adnan Menderes Birleşmiş Milletler'de "Eğer İngiltere adadan çekilecekse, Kıbrıs Türkiye'ye verilmelidir" dedi. 24 Ağustos 1955 yılında Liman Lokantasında yaptığı basın toplantısında ise "Kıbrıs Yunanistan'ın olmayacaktır" açıklamasını yaptı.

Zaten hasat yeteri kadar iyi olmadığı için, Adnan Menderes'in kurduğu "Tarım Devleti'nin" ekonomisi zayıflamış, halkın Adnan Menderes'e güveni azalmıştı. Adnan Menderes bu durumu oy kaynağı olarak düşündü ve başarılı da oldu.


Albay Grivas'ın fotoğrafıyla birlikte basılmış
 ENOSİS posteri. 
Adada Albay Grivas'ın EOKA'nın başına geçerek kan dökmeye başlamasıyla, Adnan Menderes İngiltere'ye "katliam ve tecavüzün yaşanacağı endişesiyle" bir nota verdi. İngiltere iki ülkeyi Londra'da konferansa davet etti ve konferans 27 Ağustos'ta başladı. Konferans başladıktan sonra Türkiye'yi temsil eden Fatin Rüştü Zorlu "Dengeler Yunanistan'dan yana, orada (Türkiye'de) bir şeyler yapılmalı" diye şifreli telgrafı Ankara'ya yollamıştı.

Bu telgraftan sonra Konferans salonunun önünü Kıbrıslı Türk göstericiler sarmış ve "24 milyon Türk adına, Yunanistan'ın asla Kıbrıs'ı almasına izin vermeyeceğiz" pankartı açmış, İstanbul'da on binlerce insan sokağa dökülmüş, kimi kaynaklara göre ise; bu kalabalığın yeterli olmayacağı düşünülerek şehir dışından "İstanbul'u gezmek için" kamyonlarla, trenlerle yoksul insanlar getirilmiş ve bu insanlara yol boyunca Milliyetçiler tarafından propaganda yapılmıştı.

Türk gazeteler "Patrikhane'nin Kıbrıs Rumlarına para gönderdiğini" iddia ediyor, Kıbrıs ile İstanbul'da yaşayan Rumların ENOSİS için EOKA örgütüne para yolladığını yazıyor ve İstanbul'da yaşayan 60 bin Rum vatandaşı hedef gösteriyordu.
"Kıbrıs Türktür" derneği Rumların çoğunlukta olduğu mahallelerde şubelerini açmış ve görgü tanıklarının anlattığına göre nerede Türk, nerede Gayrimüslim yaşıyor hepsini listeye almışlardı. Hatta kimi yerlerde Rumların dükkanına kırmızı haç işaretleri konmuştu. 


Hikmet Bil (sağda)
5 Eylül 1955 günü (olaylardan bir gün önce), Adnan Menderes "Kıbrıs Türktür" Derneği Başkanı Hikmet Bil ile bir görüşme yaptı ve Kıbrıs'ın durumunu sordu.
Hikmet Bil, "Kıbrıslı Türklerin kendilerini savunmak için silaha ihtiyaç duyduğunu ve Kıbrıs'ta onları temsil eden Doktor Küçük'e (Fazıl Küçük) silah gönderilmesi gerektiğini" söylemiş ve Adnan Menderes'ten şu cevabı almıştı: "Ben silah yollarsam, o silahlar bir şekilde Rumların eline geçer. Silah yolladığımız açığa çıkarsa da savaşa gireriz. Böyle bir riski alamam."
Bunun üzerine Hikmet Bil, "Doktor Küçük'ün muayenehanesini her gün İtalyan, Çekoslovak silah tüccarları ziyaret ediyor. Biz Türk halkından dernek için 120 bin lira para topladık. En azından bu parayı oraya ulaştıralım" diyerek Adnan Menderes'in onayını istemiş, Adnan Menderes de "Tamam siz parayı Maliye Bakanlığı'na verin, biz MİT ile onu Doktor Küçük'e ulaştırırız." cevabını vermişti.


İstanbul Ekspres'in 6 Eylül 1955 günü 2. baskısı manşeti
Fakat görüşme böyle bitmez. Adnan Menderes "Sabah beni Fatin Rüştü Zorlu aradı. Konferansta durumum zorda, yardım edin" dedi" diyerek Hikmet Bil'e aslında ertesi gün neler olacağının sinyallerini verir. Hikmet Bil bu durumu şöyle açıklıyordu: "Ben gitmeden önce İçişleri Bakanı, Başbakan ve İstanbul Valisi sohbet halindeydi. Ben yanlarındayken bana bir şey söylemediler. Fakat ertesi gün yaşananlardan sonra benim anladığım kadarıyla plan şuydu; MİT'in görevlendirdiği biri Atatürk'ün evine bile değil, evinin bahçesine bir bomba atacak, bomba patladıktan sonra Türkiye'de gazeteler ve radyodan "Rumlar Atatürk'ün evini bombaladı" haberleri çıkacak, İstanbul'da olaylar başlayacak, bir kaç cam kırılacak, Valinin desteğiyle önceden haber almış olan polis olayları durdurmaya çalışacak ve bu sayede Fatin Rüştü Zorlu'nun eli kuvvetlenmiş olacaktı. Londra'daki görüşmeler sırasında "Bakın Rumlar Atatürk'ün evini bombaladı, İstanbul'da olaylar çıktı" diyebilecekti."

6 Eylül günü saat 13:00'te devlet radyosundan "Atatürk'ün evinin bombalandığı haberi" duyurulmuş ve dönemin istihbarat örgütü MAH'a bağlı olan İstanbul Ekspres gazetesi günlük tirajı 20 bin iken, sadece öğlen baskısında 290 bin gazete basıp, Atatürk'ün evinin bombalandığını duyurduğu gazeteleri kapış kapış sattı.


Gazete manşeti "Atamızın evi bomba ile hasara uğradı." şeklindeyken, alt tarafında "Kıbrıs Türktür" Derneğinin açıklaması yer alıyordu: "Mukaddesata el uzatanlara bunu en ağır şekilde ödeteceğiz."

Bundan sonra akşam saat 17:00 sularında gençler ellerinde pankartlarla toplanmaya başlanmış ve "Kıbrıs Türktür, Türk kalacak" sloganlarıyla Rumların en çok bulunduğu İstiklal Caddesine yürüyüşe geçmişlerdi...

Yazının ikinci ve son bölümüne buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.