26 Kasım 2012 Pazartesi

Dünya İkinci Kez Kana Doyuyor...



Gleiwitz Radyo İstasyonu, Avrupa'nın en uzun ahşap yapısıdır. 

31 Ağustos gecesi Alman topraklarında, Polonya’nın sınırında bulunan Gleiwitz radyo istasyonunda hareketlilik başlamıştı. Radyo istasyonu Polonyalı sabotajcılar tarafından kuşatılmış ve radyoda Lehçe olarak Alman karşıtı yayın yapılmıştı. İstasyona saldırırken Alman güçleriyle Polonyalı birlikler arasında çatışma çıkmış, Franciszek Honiok isimli bir işgalci de öldürülmüştü. Nazi Almanyası bu saldırıyı bahane ederek Polonya’nın işgaline karar vermişti… 

Fakat bu saldırının savaş çıkartabilmek için uluslararası bir bahane olarak kullanmak amacıyla Nazi güçleri tarafından gerçekleştirildiği, ölen Franciszek Honiok’un ise Gestapo tarafından “Polonya sempatizanı” olduğu için bir gün önce tutuklandığı savaş bittikten sonra mahkemede anlaşılacaktı. Sınırda buna benzer 21 olay daha Himmler’in emriyle Naziler tarafından başlatılmış ve “Polonya’nın Almanya’ya saldırdığı” izlenimi verilerek savaşın yolu açılmıştı…












Aslında savaş çanları 1920’den bu yana çalıyordu. Birinci Dünya Savaşı bittikten sonra Almanya ile Versailles Antlaşması imzalanmış ve ülkenin ordusu dağıtılmış, toprakları komşularına paylaştırılmış ve büyük bir tazminat yükü altına sokulmuştu. 1923 yılına gelindiğinde Alman markı 1913 yılındaki değerinin milyonda birine inmişti. 1923 yılında lüks bir ev almaya yetecek parayla, 1923 yılında ancak bir kadeh içki alınabiliyordu. 1930’da ülkedeki işsizlik oranı 6 milyona çıkmış ve sanayi çalışmaz hale gelmişti. Böylesine bir dönemde ortaya çıkan Naziler (Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi) halka “aç kalmayacakları, işsiz kalmayacakları, özgür olacakları ve işgal altındaki topraklarda yaşayan Almanların tekrar özgürlüğüne kavuşacağını” vaat etmiş ve halkın büyük desteğini kazanmıştı. 1920 yılında kurulan ve bir yıl sonra Adolf Hitler’i parti başkanı olarak seçen Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi 1933 yılında iktidara gelmişti. Adolf Hitler başbakan olduktan bir yıl sonra Mareşal Hindenburg’ün ölümü üzerine 2 Ağustos 1934’te cumhurbaşkanlığını da üstlenerek “Führer” olmuştu. 



Almanya'nın Versailles Antlaşması ile kaybettiği topraklar pembe
renk ile gösteriliyor
Hitler yönetimindeki Nazi Partisi verdiği sözü de tutmuştu. Göreve başladıkları gibi Milletler Cemiyeti ve Silahsızlanma Konferansından çekildiğini açıklayan Hitler, Versailles Antlaşmasını da tanımadığını ilan etti. 1935 yılında zorunlu askerlik yasasını çıkartan Naziler, büyük bir sanayi atılımı yaparak, ülkedeki işsizliği azalttı. Alman halkı yeni liderlerinden memnundu. Führer olabilmek için yaptığı referandumda halkın %90’ının desteğini alan Hitler önderliğinde; 1932’de 6 milyon olan işsiz sayısı 1936’da 1 milyonun altına inmiş, Versailles Antlaşması Alman tarihinden silinmiş, Çekoslavakya’nın 1. Dünya Savaşı ile işgal ettiği topraklar tekrar Almanya’ya kazandırılmış, Avusturya ile birleşilerek 10 milyon Almanın tekrar Almanya bayrağı altına girmesi sağlanmış ve halkı bitap düşüren iç siyasi kavgalar sona erdirilmişti. Üstelik bunların hepsi bir tane bile kurşun sıkılmadan, bir cephede bile savaşmadan, Avrupa’ya “haklı olduklarını” göstererek gerçekleştirilmişti.

İngiltere Başbakanı Chamberlain 1. Dünya Savaşında gördükleri sebebiyle savaşa hep soğuk yaklaştığından Almanya’nın isteklerini büyük bir sabırla yerine getirmişti. Çekoslavakya’dan “Südetler” bölgesini almasına, Avusturya ile birleşmesine ve Fransa ile arasındaki askersiz bölge olan Rennes’e girmesine sesini çıkartmamıştı. Hatta Avusturya ile birleşmesi konusunda Avam Kamarasında muhaliflere şu açıklamayı yapmıştı: “İki devletin birleşme arzusu gösterdiği bir olaya bizim karışmaya hakkımız olduğunu sanmıyorum. Ancak bahis konusu bu birleşme olayında uygulanan usüller, Majestelerinin Hükümetine hiç de uygun görülmemiştir.” 



Adolf Hitler'in 1933 seçim konuşması sırasında çekilen bir fotoğraf 


Her ne kadar Hitler Chamberlain’e “Artık Avrupa’da başka bir toprak beklentisinde olmadığı” garantisini verse de, bu garantinin üzerinden 1 ay geçmeden Polonya’ya “Danzig Limanının Almanya’ya verilmesi ve Doğu Prusya’ya giden yol için koridor yaratılması” isteğini bildirdi (Danzig, Almanya’nın Versailles Antlaşması ile elinden alınmış ve Doğu Prusya ile kara bağlantısının kesilmesine sebep olmuş olan bölge olmasının yanında, ticari öneme sahip bir liman kentiydi ve Alman halkı bu bölgeyi gerçekten çok arzuluyordu). Bu isteği bildirdikten 3 hafta sonra ise Çekoslavakya’daki iç karışıklıktan yararlanarak Çekoslavakya Devlet Başkanı Hacha ile anlaşıp, bütün Çekoslavakya’yı işgal etti.

Artık Almanya’nın amacının ne olduğunu yavaş yavaş anlayan Fransa ve İngiltere, “Polonya’nın toprak bütünlüğünü garanti eden” bir nota verdiler. Bu Hitler’i şaşırtsa da yolundan alı koymamıştı. Hatta bu ekmeğine yağ sürmüştü. Çünkü Polonya’nın üzerinde Sovyet Rusya da hak iddia ediyordu. Adolf Hitler 22 Ağustos 1939 günü Berlin’de topladığı Alman Yüksek Komuta Heyeti’ne şunları söylüyordu: “…Batılılar, Polonya meselesi yüzünden bizim Ruslarla çatışmaya gireceğimize bel bağlamış gözüküyorlar, ama yanıldıklarını acı bir şekilde anlayacaklar. Dört gün önce Ruslarla anlaştık ve yarın “Ribbentrop Rus-Alman Saldırmazlık Antlaşmasını Moskova’da imzalayacağız…” Ertesi gün, Alman-Sovyet Saldırmazlık Paktı imzalanmış ve İngiltere ile Fransa’nın bütün planları suya düşmüştü. Hiçbir İngiliz ve Fransız yetkili buna inanmak istememiş ve “Faşist” Almanya ile “Komünist” Rusya’nın birbirine yakınlaşmasına ihtimal vermemişti. Fransa Başbakanı Daladier bu durumun “bir gazetecinin balon haberi olabileceğini, kesinkes araştırılmadan uykusunun bölünmemesini” emretmişti. 


O güne kadar “komünist” olduğu için hem İngilizlerin ve Fransızların hem de Almanların mümkün olduğunca kendisinden uzakta tutmaya çalıştığı Rusya, Polonya mevzusu sebebiyle değere binmiş ve kendisi için en karlı anlaşmayı teklif eden –Polonya’nın doğusunu teklif eden- Almanya ile Saldırmazlık paktını imzalamıştı. Her ne kadar hem Hitler hem de Sovyet Rusya lideri Stalin, bu paktın geçici olduğunu bilse de, bu sayede Almanya Polonya’yı işgal ettiğinde hem batıda Fransız ve İngilizlerle hem de doğuda Ruslarla savaşarak 2 büyük cephede ezilme tehlikesinden kurtulmuş, Rusya büyük savaşa girmeden önce 2 yıl kadar zaman kazanmış ve Fransa ve İngiltere ise Almanya karşısında hep koz olarak kullandıkları faşizm karşıtı Rusya’yı kaybederek büyük bir darbe almıştı.

Ve 1 Eylül 1939 günü sabaha karşı 05:45’te bütün Dünyanın kaderini değiştirecek olan savaş başlamıştı. Alman motorize birlikleri saldırıya başlamış fakat henüz resmi olarak “savaş” duyurusu yapılmamıştı. Ne Polonya Hükümetine “nota” verilmiş ne devlet radyosundan “savaş ilanı” yapılmıştı. Sabaha karşı Alman radyosunda yapılan duyuru “Polonya hudut birlikleri bu gece sabaha karşı Gleiwitz’de Alman hududuna tecavüz ederek Alman askerlerine kayıplar verdirmişler, radyo verici istasyonunu tahrip etmişlerdir. Polonya’daki Alman azınlığa karşı katliam da devam etmektedir. Bu durum karşısında Alman ordusu olaya el koymak zorunda kalmış ve cezalandırma harekatına başlamıştır.” şeklindeydi. Almanların kendileri içinde düzenlediği propaganda amaçlı Gleiwitz saldırısı savaş için bahane olarak öne sürülmüş ve savaş başlamıştı.



Polonya bu saldırıyı bekliyor ve hazırlık yapmak istiyordu. Fakat Fransa’nın “diplomatik olarak bu sorunu çözme” ümidi Polonya’nın elini kolunu bağlıyordu. 30 Ağustos sabahı askerlerini Alman sınırına taşıma kararı alan Polonya Genelkurmay Başkanı Edward Rydz-Śmigły Fransa’nın baskısı sebebiyle bu kararından vazgeçmişti. Bu kararın ardından 48 saat geçmeden Alman birlikleri Polonya sınırına girmişti. 


Almanya saldırılardan yaklaşık 5 saat sonra, Adolf Hitler’in radyo yayınıyla “savaş ilanını” duyurmuştu. 3 Eylül günü sabah 9:00’da İngiltere Almanya’ya ültimatom göndererek “Eğer 3 Eylül günü saat 11:00’a kadar Alman birliklerinin derhal çekileceği konusunda kesin güvence verilmezse, bu saatten itibaren İngiltere kendisini Almanya ile harp halinde kabul edecektir.” Yaklaşık 2 saat sonra Fransa da İngiltere’nin baskısıyla ültimatomu yollamış ve hangi tarafta olacağını seçmişti. Bu karar özellikle savaşın ilk yıllarında Fransa’yı büyük bir hezimete sürükleyecekti.

Savaş tüm hızıyla devam ediyordu. Almanya 1935’te yaptığı büyük sanayi atılımı sayesinde Polonya’ya 6 Panzer tümeni, 4 motorlu tümen ve 39 piyade tümeniyle taarruza başlamışken, Polonya’nın bütün elinde bulundurduğu tankların toplamı 100 kadardı ve hepsi eskiydi. Alman tanklarını, Polonyalı süvariler ellerinde kılıçlarla at üstünde durdurmaya çalışıyordu.

Üstelik Alman tankları, General Heinz Guderian’ın kendisini büyük üne kavuşturacak olan Blitzkrieg (Yıldırım Savaşı) taktiğini en iyi şekilde uyguluyorlardı. Tanklar hiç arkasına bakmadan düşman cephesini 150 kilometre kadar yarıyor ve kuşatıyor, arkasından gelen motorize birlikler ise kaçmaya çalışan düşman askerlerini imha ediyordu. Bu dünyada hiç görülmemiş bir saldırıydı ve ilk defa Polonya karşısında denenmişti. Alman hava kuvvetleri ise hiç boş durmamış ve daha Polonya Hava Kuvvetleri havalanamadan hepsini havaalanında yakalamış ve düşman hava kuvvetinin %95’ini tahrip etmişti.

İngiltere ve Fransa’nın Almanya’ya savaş ilan etmesi sözde kalmış, İngilizler ve Fransızlar seferberlik yapadursun, Almanya 8 günde Varşova kapılarına dayanmış ve 350 kilometre yol katetmişti. Düşmanın 19 tümen askerini kuşatmayı da başarmıştı. 



Alman komutanları düşmanın ordusunun büyük bir kısmı imha edildiği için Varşova’da ufak bir direniş olduğunu ve büyük bir saldırının gerekli olmadığını, kuşatmada bekleyerek şehrin kendiliğinden teslim olmasını beklemenin doğru olduğunu düşünse de, Hitler “Düşmanın başkentinin teslim olmasını beklemenin saçma olduğunu ve oranın düşmanın direniş kalesi olduğunu hatırlatarak tank ve uçaklarla şehrin dövülmesini istediğini” emrediyordu. Şehir Hitler’in emriyle dört gün hava bombardımanlarına maruz kalmış ve 27 Eylül günü teslim bayrağını çekmişti. 

Bombardımanın ardından Varşova
Fransa ve İngiltere’de politikacıların “en az 1 yıl dayanır” dediği 2 milyon askeri olan, 33 milyon nüfusuyla Avrupa’nın en kalabalık ülkelerinden biri olan Polonya, 19 gün içinde başkentinin kapılarına dayanan Alman zırhlı birliklerini görmüştü. Daha İngiltere ve Fransa savaş için seferberlik yapamadan Hitler’in ordusu Polonya Kuşatmasını bitirmiş ve düşmanı 1 aydan kısa bir sürede tamamen teslim almıştı. 

Son bombardımandan sonra Varşova’ya giren Alman dış istihbarat elemanı Walter Schelenberg gördüklerini şöyle anlatmıştı: Tanıdığım güzel şehrin ne hale geldiğini görünce donakaldım. Açlık çeken, vücudu yanmış, kolları bacakları kopmuş acı içindeki insanlar… Gece, hava bir hayli soğuktu ve toz duman bulutları şehrin üzerine asılmış gibiydi. Her yerden yanmış cesetlerin mide bulandırıcı kokusu geliyordu. Hiçbir tarafta su akmıyordu. Kuşatılmış bir iki sokakta direniş hala devam ediyordu fakat her şey büyük bir sessizliğe bürünmüştü…” Polonya’da halk işgalden sonra artık o kadar zor duruma düşmüştü ki, vatandaşlar sokakta boylu boyunca uzanan ve henüz çürümeye başlamamış atlardan et parçaları kopartıp yaktıkları ateşte pişirerek açlıktan ölmemeye çalışıyordu.





Fransız general Chauvineau’nun “Durmadan yürümek zorunda olan bir serseriye benzeyen tankın korkulacak bir silah olmadığı” yönündeki düşünceleri ve ona güvenip “tankların topçu desteği olmadan ilerleyemeyeceğini ve dolayısıyla hareket menzillerinin kısıtlı olduğunu düşünenler şöyle bir dursun, bu savaşın en güzel dersini Yıldırım Savaşı’nın mucidi General Heinz Guderian vermiş ve anılarında da şu şekilde anlatmıştı: Başarılı bir tank muharebesine dayanan bir taarruzda zaferin mimarı piyade değil, tanklardır. Zira tank taarruzu başarısızlığa uğradığı taktirde tüm harekat başarısızlığa uğramış sayılır. Buna karşılık tanklar başarıya ulaşırsa ardından zafer gelir. Zırh koruması ile hareket ve sürat, tank silahlarının sadece iki muharebe özelliğidir. Tankın en önemli özelliği ateş gücüdür. 





1 Eylül 1939 günü itibariyle yüzlerce milyon insanın hayatını değiştiren, 40 milyona yakın insanın ise ölümüne sebep olan ve yaklaşık 6 yıl sürecek olan 2. Dünya Savaşı, Almanların güç gösterisiyle bütün dünyayı şaşırtarak kazandıkları zaferle başlamıştı. Fakat Alman Hava Mareşali Goering’in mırıldandığı sözler durumu en güzel şekilde özetliyordu: Eğer bu harbi kaybedersek, Tanrı yardımcımız olsun.”


Yazar notu: Bugüne kadar genelde 2. Dünya Savaşı konusunda aklıma esen konuları kronolojik sıralama olmaksızın yayınladım. 12/12/12 tarihinde askere gitmeden önce, yazarlık yaptığım Felsebiyat dergisindeki yazılarımdan ve burada yazdığım yazılardan oluşan kısa bir İkinci Dünya Savaşı yazı dizisi hazırlamayı planlıyorum. Umarım yetiştirebilir, krolonojik sırayla sizlere sunabilirim.