Gadget

Dünya İkinci Kez Kana Doyuyor - 2. Dünya Savaşı'nın Başlangıcı Ruanda Soykırımı Chicago Outfit: Bir Suç Örgütünden Daha Fazlası Facebook Sayfamız Felsebiyat Dergisinde Yazılarımız Yayınlanıyor!

27 Temmuz 2014 Pazar

Sigortadan Para Almak İçin...


3 Ocak 1960 yılında, içinde avukat Julian Andrew Frank'in de bulunduğu National Airlines'a ait bir uçak Kuzey Carolina bölgesinde düştü ve 34 kişi hayatını kaybetti.

Uçak enkazındaki 33 kişinin bedenine enkazın yakınlarına ulaşılsa da Julian Andrew Frank'ın bedenine enkazdan yaklaşık 30 kilometre ötede bulundu.

İnceleme yapan görevliler, otopsi sonucunda 33 kişinin de çarpma sonucu öldüğü, fakat Frank'in dinamit patlaması sonucu öldüğü gerçeğine ulaştı.
Ardından yapılan araştırmalar sonucunda New York'ta avukatlık yapan Julian Andrew Frank'in finansal ve hukuki açından büyük sıkıntılar içinde olduğu ve uçak yolculuğundan hemen önce milyon dolarlık bir sigorta poliçesi imzaladığı ortaya çıktı. İncelemelerle ortaya çıkan bilgi şuydu:

J.A.Frank, uçak yolculuğu esnasında tuvalete giderek dinamitleri kuru pil yardımıyla patlatıyor, bu sayede olayın intihar değil, kaza görünümü kazanmasını sağlamayı planlayarak ailesinin milyonlarca dolarlık sigorta parasını almasına çabalıyordu.
Dehşet saçan planı sebebiyle kendisiyle birlikte 33 kişiyi de ölüme götüren Julian Andrew Frank, adını Amerikan Havacılık Tarihine de kaydettirmeyi başarmıştı.

25 Ağustos 2013 Pazar

Omayra Sanchez : Hayata masumiyetle bakan gözler...


13 Kasım 1985'te, volkanik yanardağ "Nevado del Ruiz" faaliyete geçmiş ve patlamıştı. Yerel halk ona "Uyuyan Aslan" diyordu. Çünkü en son 1845 yılında faaliyete geçmiş ve 130 yıldır hiç hareket etmemişti.
Aslında uyuyan yanardağ değildi, onu önemsemeyen devlet yetkilileriydi. 



13 Kasım'da harekete geçen yanardağ, Omayra'nın yaşadığı köyü de vurmuştu. Daha ne olduğunu anlayamadan Omayra'nın belden aşağısı patlayan yanardağ sebebiyle kayan toprağın altında kalmış ve yavaş yavaş su birikmeye başlamıştı.

Omayra yaşamak için enkaz parçasına tutunmuştu ve ertesi gün bir gazeteci Omayra'nın elini görmüştü. Hemen bölgedeki gönüllüler çağırıldı ve Omayra'yı kurtarmak için büyük bir çaba başladı. Fakat bacaklarını kırmadan Omayra'yı bulunduğu yerden çıkartmak imkansızdı. Üstelik Omayra'yı her çıkartmaya çalıştıklarında çevredeki su yükseliyor ve Omayra'nın nefes almasını engelliyordu.

Suyun altına bakan bir kaç kişi, Omayra'nın bacaklarının tuğladan yapılmış kapının altında kaldığını fark etti. Aynı zamanda, suyun altında birini daha gördüler: Omayra'nın bacaklarının altında, kapının üzerine yıkılması sonucu hayatını kaybeden halasını...

Omayra bu duruma rağmen, çevresindeki gazetecilere şarkılar söylüyor, durumundan bir kere bile şikayet etmiyor ve kurtarılmayı bekliyor, gazetecilere şekerleme ve gazoz istediğini söylüyordu. Hatta röportaj teklifini bile kabul etmişti.

Fakat zamanla, kendisinin kurtarılmasını sağlayacak olan malzemeler bir türlü gelmeyince, Omayra yavaş yavaş vücut ısısı düşmeye başladığı için sayıklamaya başlıyordu... Yanındaki gazetecilere "Gidin ve dinlenin" diyordu ve günlük hayatı aklına geliyordu... "Okula geç kaldım... Matematik sınavım var..."

Malzemeler geldiğinde çok geç kalınmıştı... Suyu boşaltmak için pompa geldiğinde, Omayra'nın bacaklarının kangren olduğu ve kesilmesi gerektiği anlaşılmıştı. Fakat ortamdaki kirlilik sebebiyle bu operasyon sonucunda daha büyük acıyla öleceği de anlaşılmıştı... O yüzden, insaflı olan davranışın, Omayra'nın ölmesine izin vermek olduğu düşünülmüştü...

Omayra'nın acısı, 60 saat sürmüş ve bu 60 saat içinde Omayra bir kere bile acısını belli etmemiş, ağlamamıştı. Sadece gülmüş, konuşmuş ve şarkı söylemişti...

Yazının başında gördüğünüz resim ise Omayra ölmeden bir kaç saat önce çekilmişti. Bu resim son 50 yılın en iyi fotoğrafları arasında yer almış ve fotoğrafçıya Pulitzer ödülünü kazandırmıştı.

Bu resim sadece Omayra'nın son anlarını değil, uyuşturucu kartellerinden aldıkları rüşvetlerle keyif yapan Kolombiya devlet yetkililerinin de vicdanlarının son anlarını bütün dünyaya göstermişti.

24 Ağustos 2013 Cumartesi

SONDERKOMMANDO : Nazi Kamplarının Yahudi "Temizlikçileri"

Sonderkommando, Nazi SS birlikleri tarafından  toplama kampı mahkumları arasında seçilerek oluşturulan ve genelde ölümle tehdit edilerek; gaz odalarında veya askerler tarafından kurşuna dizilerek öldürülen insanların cesetlerindeki değerli eşyaları (altın diş, gözlük, kıyafet vs.) toplayarak onları SS* subaylarına teslim ettikten sonra cesetlerini askerlerin terimiyle “yok eden” (gömen) birliklere verilen addı.

Bu görevi Alman askerlerine yaptırmak yerine, Yahudilerin seçilmesinin altında yatan nedenlerden birisi, Alman askerlerinin zaten gördükleri karşısında bozulmaya başlayan psikolojisinin bir de yanmış bedenleri temizleyerek iyice bozulmasını engellemek, diğeri ise; "Sizi öldürdükten sonra cesetlerinizi gene size temizletiriz" şeklinde bir propaganda sistemiyle
Yahudiler üzerindeki psikolojik baskıyı arttırmaktı.

Sonderkommando görevlileri asla direkt olarak ölümlere sebep olmazlardı. O güzel(!) görev sadece Alman askerlerine aitti. Onların görevi cesedi temizleyip yok etmekti. Genel olarak kampa yeni katılan Yahudiler arasından seçilirler ve görevi reddetmek ve intihar etmek dışında görevi bırakmak gibi bir şansları olmazdı. Zaten bu göreve seçilen Yahudiler, diğerlerinin yaşama koşullarını görünce bu görevi bırakmak istemezdi…


Sonderkommando görevindeki Yahudiler, Alman askerlerine fiziksel olarak hazır ve güçlü lazımdı. Bu sebepten kendilerine ait barakalarda, diğer mahkumlara göre daha temiz şartlarda yaşarlar ve taze gıda maddeleri, ilaç, sigara gibi hiçbir mahkumun ulaşamadığı ihtiyaçlara rahatlıkla sahip olabilirlerdi. Hatta genelde sigara ihtiyaçlarını sıradan bir günde Alman askerler tarafından öldürülen ve içeriye gizlice sigara sokmuş bir Yahudi’nin üzerinden karşılarlardı. Ayrıca, Sonderkommando birliğinin üyesi olan askerler asla “gelişigüzel” öldürmelerin hedefi olmazlar ve diğer mahkumlara göre daha uzun süre yaşarlardı.


Fakat bu “görevli” mahkumlara “sır bekçileri” adı da verilirdi. Çünkü Sonderkommando üyeleri Almanların Yahudi politikası hakkında çok şey öğrenirlerdi. Doğal olarak, Yahudilerin sorun çıkartmasını engellemek amacıyla Yahudileri gaz odalarına “duş almaları için” götüreceklerini söyleyerek öldüren SS birlikleri, bu bilginin sızmasını engellemek amacıyla Sonderkommando birliklerini düzenli aralıklarla öldürürler ve yerlerine yenilerini alırlardı. Yahudi politikası hakkında herkes az çok fikir sahibi olsa da; net bilgilerin kampın dışına çıkmasını istemeyen Naziler, bu amaçla Sonderkommando birliklerini düzenli olarak "temizlerdi." Bu değişim genelde 4 ayda bir yapılır ve yeni gelen Sonderkommando üyelerinin ilk görevi; kendilerinden önce bu görevi yapan Sonderkommando üyesinin ölü bedeninden ve eşyalarından değerlilerini ayırıp SS birliklerine teslim ederek, bedenlerini yok etmekti. 

-------------
* SS: SchutzStaffel'in kısaltması olan ve "Koruma Timi" anlamına gelen Nazi Almanyası birlikleri. İlk kurulma amaçları Nazi Partisini korumak olsa da daha sonra iki ayrılarak bir kısmı toplama kamplarındaki soykırımlarda görevlendirildi. 



12 Mayıs 2013 Pazar

Hayvan Hakları!

Hayvan haklarını korumaya aldıktan sonra Nazi Hükümetinin hazırladığı afiş 
Belki inanmayacaksınız ama, Dünya üzerinde "hayvanlar üzerinde deney yapılmasını yasaklayan" ilk ülke Nazi Almanyasıdır!

1927'de Nazi Partisinin önde gelenlerinden Adolf Hitler, Hermann Goring ve Heinrich Himmler Almanya meclisinde bunu gündeme getirmiş, 1933'te iktidara geldiklerindeyse hayvanlar üzerinde deney yapılmasını tamamen yasaklamışlardır.

1946 yılında "savaş suçları ve insanlığa karşı işlenen suçlar" sebebiyle idam edilen(*) Hermann Göring bu yasa hakkında şu sözleri söylemiştir:

"Bu kalıcı yasa sadece hayvanların korunması ve onların acılarının anlaşılması için değildir, aynı zamanda insanlığın(!) anlaşılması için bu yasa çıkmıştır. Bu açıklamamdan sonra yasaya uymayan herkes toplama kamplarına gönderilecektir."

Milyonlarca insanın gaz odalarında öldürülmesinin sorumlusu olan, "toplama kampı" fikrini Adolf Hitler'e kabul ettiren adam olan Göring'in bu söyledikleri sizi şaşırttı mı?

O zaman biraz daha şaşırın:

1934 yılında çıkan "Reich Avlanma Kanunu" ile, Nazi Almanya'sında her yıl ne kadarsayıda hayvanın avlanabileceği ve her hayvan için farklı olarak "av sezonları" belirlenmiş ve bu sayede doğal yaşamdaki hayvanların düzensiz bir şekilde, rastgele avlanmasının önüne geçilmiştir. Ayrıca Adolf Hitler, bu yasanın halka öğretilmesi için ilkokuldan itibaren bütün okullarda hayvan hakları ve av kanunu hakkında seminerler düzenlenmesini emretmiştir. 1935 yılında yasalaştırılan "Reich Doğal Yaşamı Koruma Kanunu" ile de Alman topraklarında nesli tehlike altında olan kurt, vaşak gibi hayvanları korumaya almıştır. Finlandiya'nın kültür dergisi Kaltio'da yayınlanan bir makaleye göre Naziler, dünya üzerinde kurtları koruma altına alan ilk ülke olmuştur.

(*) Sayın Ayhan Mısır'ın uyarısıyla düzeltme: Hermann Göring hakkında idam kararı çıkartılmış, fakat Hermann Göring idam edilmeden önce kendi koğuşunda potasyum siyanür hapını kullanarak intihar etmiştir. Ayhan Mısır'a ilgisi için teşekkürler. 

8 Mayıs 2013 Çarşamba

Abraham Lincoln'ün Oğlunun Öğretmenine Yolladığı Mektup


"Öğrenmesi gerekli biliyorum; tüm insanların dürüst ve adil olmadığını, fakat şunu da öğret ona: Her alçağa karşı bir kahraman, her bencil politikacıya karşı kendini adamış bir lider vardır.

Her düşmana karşı bir dost olduğunu da öğret ona.

Zaman alacak biliyorum, fakat eğer öğretebilirsen, kazanılan bir doların, bulunan beş dolardan daha değerli olduğunu öğret.

Kaybetmeyi öğrenmesini öğret ona ve kazanmaktan neşe duymayı.
Eğer yapabilirsen, sessiz kahkahaların gizemini öğret ona. 

Bırak erken öğrensin, zorbaların görünüşte galip olduklarını…

Kıskançlıktan uzaklara yönelt onu.

Eğer yapabilirsen; ona kitapların mucizelerini öğret. Fakat ona; gökyüzündeki kuşların, güneşin yüzü önündeki arıların ve yemyeşil yamaçtaki çiçeklerin ebedi gizemini düşünebileceği zamanlar da tanı…

Okulda hata yapmanın, hile yapmaktan çok daha onurlu olduğunu öğret ona.

Ona kendi fikirlerine inanmasını öğret, herkes ona yanlış olduğunu söylediğinde dahi…

Nazik insanlara karşı nazik, sert insanlara karşı sert olmasını öğret ona.

Herkes birbirine takılmış bir yönde giderken, kitleleri izlemeyecek gücü vermeye çalış oğluma.
Tüm insanları dinlemesini ve sadece iyi olanları almasını da öğret…

Eğer yapabilirsen üzüldüğünde bile nasıl gülümseyebileceğini öğret ona. Gözyaşlarında hiçbir utanç olmadığını öğret.

Herkesin sadece kendi iyiliği için çalıştığına inananlara dudak bükmesini öğret ona ve aşırı ilgiye dikkat etmesini…

Ona, kuvvetini ve beynini en yüksek fiyata satmasını, fakat hiçbir zaman kalbine ve ruhuna fiyat etiketi koymamasını öğret.

Uluyan bir insan kalabalığına kulaklarını tıkamasını öğret.

Ona nazik davran ama onu kucaklama. Çünkü, ancak ateş çeliği saflaştırır.

Bırak sabırsız olacak kadar cesaretine sahip olsun, bırak cesur olacak kadar sabrı olsun.

Ona her zaman kendisine karşı derin bir inanç taşımasını öğret. Böylece insanlığa karşı da derin bir inanç taşıyacakır…

Bu, büyük bir taleptir, ne kadarını yapabilirsen bir bakalım…

O ne kadar iyi, küçük bir insan, oğlum…"




Abraham Lincoln


3 Mayıs 2013 Cuma

Berlin Duvarı'ndan Akan Gözyaşları

Onların tek isteği Batı Almanya'nın havasını solumaktı. İki arkadaş bunun için Berlin Duvarı'nda en uygun zamanı kollamak için bekliyorlardı. Peter Fechter ve Helmut Kulbeik uygun zamanda koşarak 2 metrelik duvardan atlamak için duvara yakın bir marangozda beklemeye başladı. Gözcülerin arkasını döndüğü bir an ikisi de koşarak duvara tırmanmaya çalıştı. 

Duvara tırmanmaya çalışırken bu iki kafadarı farkeden gözcüler ateş etmeye başladı.

Helmut Kulbeik tırmanmayı başardı. O artık Batı Almanya'daydı !
Fakat arkadaşı Peter Fechter o kadar şanslı değildi... 


Peter, kasığından giren bir kurşun sebebiyle duvarın dibinde yere uzandı. Can çekişiyordu. Birilerinin ona yardımcı olması gerekiyordu. Hem Batı Almanya, hem Doğu Almanya tarafında herkes onun can çekiştiğini izliyordu. 

"Bedeni Doğu Almanya topraklarında olduğu için Batı Almanya'da onu izleyenler sınırı geçip ona yardım edemiyordu. Ruhu Batı Almanya'ya ait olduğu içinse, Doğu Almanya'da onu izleyen askerler bilerek yardım etmiyordu."

Peter yerde 1 saat can çekişmiş ve o bir saatte olayı izleyenlerin sayısı bir kaç kişiden bir kaç yüz kişiye çıkmıştı. Fakat kimse can çekişen Peter'a yardım etmemişti, edememişti.

1 saatin sonunda hayatını kaybeden Peter Fechter Berlin Duvarı yüzünden hayatını kaybeden yüzlerce insandan biriydi. Belki de ilkiydi.

Peter'a öldükten sonra yardım gelmiş ve resimde görüldüğü gibi Doğu Almanya askerlerinden biri tarafından cansız bedeni taşınmıştı.

İşin trajik yanı, Peter Doğu Almanya'dan kaçtığı için bir "suçluydu" ve cesedi kimsesizler mezarlığına gömülmeliydi.
Doğu Almanya'da kanun gereği duvardan kaçmaya çalışırken ölenlerin cenazesine ailelerinin gelmesi yasaktı. Kimse gelemedi cenazesine...

www.facebook.com/TariheBuradanBak

4 Ocak 2013 Cuma

ASKERLİK MOLASI!...


Rize'de yapmakta olduğum askerlik görevi sebebiyle 20 Mayıs tarihine kadar yeni yazı paylaşamayacağım.
Zannedilmesin ki ben askerde bu blog için hiç bir şey yapmıyorum, düzenli takip eden arkadaşlarımız üzülmesin. 4.5 ay boyunca okuduğum kitaplardan edindiğim konu başlıklarını döndüğümde güzel araştırmalarla süsleyerek sizlere sunacağım.
Geçici rahatsızlık için özür dileriz. 

26 Kasım 2012 Pazartesi

Dünya İkinci Kez Kana Doyuyor...



Gleiwitz Radyo İstasyonu, Avrupa'nın en uzun ahşap yapısıdır. 

31 Ağustos gecesi Alman topraklarında, Polonya’nın sınırında bulunan Gleiwitz radyo istasyonunda hareketlilik başlamıştı. Radyo istasyonu Polonyalı sabotajcılar tarafından kuşatılmış ve radyoda Lehçe olarak Alman karşıtı yayın yapılmıştı. İstasyona saldırırken Alman güçleriyle Polonyalı birlikler arasında çatışma çıkmış, Franciszek Honiok isimli bir işgalci de öldürülmüştü. Nazi Almanyası bu saldırıyı bahane ederek Polonya’nın işgaline karar vermişti… 

Fakat bu saldırının savaş çıkartabilmek için uluslararası bir bahane olarak kullanmak amacıyla Nazi güçleri tarafından gerçekleştirildiği, ölen Franciszek Honiok’un ise Gestapo tarafından “Polonya sempatizanı” olduğu için bir gün önce tutuklandığı savaş bittikten sonra mahkemede anlaşılacaktı. Sınırda buna benzer 21 olay daha Himmler’in emriyle Naziler tarafından başlatılmış ve “Polonya’nın Almanya’ya saldırdığı” izlenimi verilerek savaşın yolu açılmıştı…












Aslında savaş çanları 1920’den bu yana çalıyordu. Birinci Dünya Savaşı bittikten sonra Almanya ile Versailles Antlaşması imzalanmış ve ülkenin ordusu dağıtılmış, toprakları komşularına paylaştırılmış ve büyük bir tazminat yükü altına sokulmuştu. 1923 yılına gelindiğinde Alman markı 1913 yılındaki değerinin milyonda birine inmişti. 1923 yılında lüks bir ev almaya yetecek parayla, 1923 yılında ancak bir kadeh içki alınabiliyordu. 1930’da ülkedeki işsizlik oranı 6 milyona çıkmış ve sanayi çalışmaz hale gelmişti. Böylesine bir dönemde ortaya çıkan Naziler (Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi) halka “aç kalmayacakları, işsiz kalmayacakları, özgür olacakları ve işgal altındaki topraklarda yaşayan Almanların tekrar özgürlüğüne kavuşacağını” vaat etmiş ve halkın büyük desteğini kazanmıştı. 1920 yılında kurulan ve bir yıl sonra Adolf Hitler’i parti başkanı olarak seçen Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi 1933 yılında iktidara gelmişti. Adolf Hitler başbakan olduktan bir yıl sonra Mareşal Hindenburg’ün ölümü üzerine 2 Ağustos 1934’te cumhurbaşkanlığını da üstlenerek “Führer” olmuştu. 



Almanya'nın Versailles Antlaşması ile kaybettiği topraklar pembe
renk ile gösteriliyor
Hitler yönetimindeki Nazi Partisi verdiği sözü de tutmuştu. Göreve başladıkları gibi Milletler Cemiyeti ve Silahsızlanma Konferansından çekildiğini açıklayan Hitler, Versailles Antlaşmasını da tanımadığını ilan etti. 1935 yılında zorunlu askerlik yasasını çıkartan Naziler, büyük bir sanayi atılımı yaparak, ülkedeki işsizliği azalttı. Alman halkı yeni liderlerinden memnundu. Führer olabilmek için yaptığı referandumda halkın %90’ının desteğini alan Hitler önderliğinde; 1932’de 6 milyon olan işsiz sayısı 1936’da 1 milyonun altına inmiş, Versailles Antlaşması Alman tarihinden silinmiş, Çekoslavakya’nın 1. Dünya Savaşı ile işgal ettiği topraklar tekrar Almanya’ya kazandırılmış, Avusturya ile birleşilerek 10 milyon Almanın tekrar Almanya bayrağı altına girmesi sağlanmış ve halkı bitap düşüren iç siyasi kavgalar sona erdirilmişti. Üstelik bunların hepsi bir tane bile kurşun sıkılmadan, bir cephede bile savaşmadan, Avrupa’ya “haklı olduklarını” göstererek gerçekleştirilmişti.

İngiltere Başbakanı Chamberlain 1. Dünya Savaşında gördükleri sebebiyle savaşa hep soğuk yaklaştığından Almanya’nın isteklerini büyük bir sabırla yerine getirmişti. Çekoslavakya’dan “Südetler” bölgesini almasına, Avusturya ile birleşmesine ve Fransa ile arasındaki askersiz bölge olan Rennes’e girmesine sesini çıkartmamıştı. Hatta Avusturya ile birleşmesi konusunda Avam Kamarasında muhaliflere şu açıklamayı yapmıştı: “İki devletin birleşme arzusu gösterdiği bir olaya bizim karışmaya hakkımız olduğunu sanmıyorum. Ancak bahis konusu bu birleşme olayında uygulanan usüller, Majestelerinin Hükümetine hiç de uygun görülmemiştir.” 



Adolf Hitler'in 1933 seçim konuşması sırasında çekilen bir fotoğraf 


Her ne kadar Hitler Chamberlain’e “Artık Avrupa’da başka bir toprak beklentisinde olmadığı” garantisini verse de, bu garantinin üzerinden 1 ay geçmeden Polonya’ya “Danzig Limanının Almanya’ya verilmesi ve Doğu Prusya’ya giden yol için koridor yaratılması” isteğini bildirdi (Danzig, Almanya’nın Versailles Antlaşması ile elinden alınmış ve Doğu Prusya ile kara bağlantısının kesilmesine sebep olmuş olan bölge olmasının yanında, ticari öneme sahip bir liman kentiydi ve Alman halkı bu bölgeyi gerçekten çok arzuluyordu). Bu isteği bildirdikten 3 hafta sonra ise Çekoslavakya’daki iç karışıklıktan yararlanarak Çekoslavakya Devlet Başkanı Hacha ile anlaşıp, bütün Çekoslavakya’yı işgal etti.

Artık Almanya’nın amacının ne olduğunu yavaş yavaş anlayan Fransa ve İngiltere, “Polonya’nın toprak bütünlüğünü garanti eden” bir nota verdiler. Bu Hitler’i şaşırtsa da yolundan alı koymamıştı. Hatta bu ekmeğine yağ sürmüştü. Çünkü Polonya’nın üzerinde Sovyet Rusya da hak iddia ediyordu. Adolf Hitler 22 Ağustos 1939 günü Berlin’de topladığı Alman Yüksek Komuta Heyeti’ne şunları söylüyordu: “…Batılılar, Polonya meselesi yüzünden bizim Ruslarla çatışmaya gireceğimize bel bağlamış gözüküyorlar, ama yanıldıklarını acı bir şekilde anlayacaklar. Dört gün önce Ruslarla anlaştık ve yarın “Ribbentrop Rus-Alman Saldırmazlık Antlaşmasını Moskova’da imzalayacağız…” Ertesi gün, Alman-Sovyet Saldırmazlık Paktı imzalanmış ve İngiltere ile Fransa’nın bütün planları suya düşmüştü. Hiçbir İngiliz ve Fransız yetkili buna inanmak istememiş ve “Faşist” Almanya ile “Komünist” Rusya’nın birbirine yakınlaşmasına ihtimal vermemişti. Fransa Başbakanı Daladier bu durumun “bir gazetecinin balon haberi olabileceğini, kesinkes araştırılmadan uykusunun bölünmemesini” emretmişti. 


O güne kadar “komünist” olduğu için hem İngilizlerin ve Fransızların hem de Almanların mümkün olduğunca kendisinden uzakta tutmaya çalıştığı Rusya, Polonya mevzusu sebebiyle değere binmiş ve kendisi için en karlı anlaşmayı teklif eden –Polonya’nın doğusunu teklif eden- Almanya ile Saldırmazlık paktını imzalamıştı. Her ne kadar hem Hitler hem de Sovyet Rusya lideri Stalin, bu paktın geçici olduğunu bilse de, bu sayede Almanya Polonya’yı işgal ettiğinde hem batıda Fransız ve İngilizlerle hem de doğuda Ruslarla savaşarak 2 büyük cephede ezilme tehlikesinden kurtulmuş, Rusya büyük savaşa girmeden önce 2 yıl kadar zaman kazanmış ve Fransa ve İngiltere ise Almanya karşısında hep koz olarak kullandıkları faşizm karşıtı Rusya’yı kaybederek büyük bir darbe almıştı.

Ve 1 Eylül 1939 günü sabaha karşı 05:45’te bütün Dünyanın kaderini değiştirecek olan savaş başlamıştı. Alman motorize birlikleri saldırıya başlamış fakat henüz resmi olarak “savaş” duyurusu yapılmamıştı. Ne Polonya Hükümetine “nota” verilmiş ne devlet radyosundan “savaş ilanı” yapılmıştı. Sabaha karşı Alman radyosunda yapılan duyuru “Polonya hudut birlikleri bu gece sabaha karşı Gleiwitz’de Alman hududuna tecavüz ederek Alman askerlerine kayıplar verdirmişler, radyo verici istasyonunu tahrip etmişlerdir. Polonya’daki Alman azınlığa karşı katliam da devam etmektedir. Bu durum karşısında Alman ordusu olaya el koymak zorunda kalmış ve cezalandırma harekatına başlamıştır.” şeklindeydi. Almanların kendileri içinde düzenlediği propaganda amaçlı Gleiwitz saldırısı savaş için bahane olarak öne sürülmüş ve savaş başlamıştı.



Polonya bu saldırıyı bekliyor ve hazırlık yapmak istiyordu. Fakat Fransa’nın “diplomatik olarak bu sorunu çözme” ümidi Polonya’nın elini kolunu bağlıyordu. 30 Ağustos sabahı askerlerini Alman sınırına taşıma kararı alan Polonya Genelkurmay Başkanı Edward Rydz-Śmigły Fransa’nın baskısı sebebiyle bu kararından vazgeçmişti. Bu kararın ardından 48 saat geçmeden Alman birlikleri Polonya sınırına girmişti. 


Almanya saldırılardan yaklaşık 5 saat sonra, Adolf Hitler’in radyo yayınıyla “savaş ilanını” duyurmuştu. 3 Eylül günü sabah 9:00’da İngiltere Almanya’ya ültimatom göndererek “Eğer 3 Eylül günü saat 11:00’a kadar Alman birliklerinin derhal çekileceği konusunda kesin güvence verilmezse, bu saatten itibaren İngiltere kendisini Almanya ile harp halinde kabul edecektir.” Yaklaşık 2 saat sonra Fransa da İngiltere’nin baskısıyla ültimatomu yollamış ve hangi tarafta olacağını seçmişti. Bu karar özellikle savaşın ilk yıllarında Fransa’yı büyük bir hezimete sürükleyecekti.

Savaş tüm hızıyla devam ediyordu. Almanya 1935’te yaptığı büyük sanayi atılımı sayesinde Polonya’ya 6 Panzer tümeni, 4 motorlu tümen ve 39 piyade tümeniyle taarruza başlamışken, Polonya’nın bütün elinde bulundurduğu tankların toplamı 100 kadardı ve hepsi eskiydi. Alman tanklarını, Polonyalı süvariler ellerinde kılıçlarla at üstünde durdurmaya çalışıyordu.

Üstelik Alman tankları, General Heinz Guderian’ın kendisini büyük üne kavuşturacak olan Blitzkrieg (Yıldırım Savaşı) taktiğini en iyi şekilde uyguluyorlardı. Tanklar hiç arkasına bakmadan düşman cephesini 150 kilometre kadar yarıyor ve kuşatıyor, arkasından gelen motorize birlikler ise kaçmaya çalışan düşman askerlerini imha ediyordu. Bu dünyada hiç görülmemiş bir saldırıydı ve ilk defa Polonya karşısında denenmişti. Alman hava kuvvetleri ise hiç boş durmamış ve daha Polonya Hava Kuvvetleri havalanamadan hepsini havaalanında yakalamış ve düşman hava kuvvetinin %95’ini tahrip etmişti.

İngiltere ve Fransa’nın Almanya’ya savaş ilan etmesi sözde kalmış, İngilizler ve Fransızlar seferberlik yapadursun, Almanya 8 günde Varşova kapılarına dayanmış ve 350 kilometre yol katetmişti. Düşmanın 19 tümen askerini kuşatmayı da başarmıştı. 



Alman komutanları düşmanın ordusunun büyük bir kısmı imha edildiği için Varşova’da ufak bir direniş olduğunu ve büyük bir saldırının gerekli olmadığını, kuşatmada bekleyerek şehrin kendiliğinden teslim olmasını beklemenin doğru olduğunu düşünse de, Hitler “Düşmanın başkentinin teslim olmasını beklemenin saçma olduğunu ve oranın düşmanın direniş kalesi olduğunu hatırlatarak tank ve uçaklarla şehrin dövülmesini istediğini” emrediyordu. Şehir Hitler’in emriyle dört gün hava bombardımanlarına maruz kalmış ve 27 Eylül günü teslim bayrağını çekmişti. 

Bombardımanın ardından Varşova
Fransa ve İngiltere’de politikacıların “en az 1 yıl dayanır” dediği 2 milyon askeri olan, 33 milyon nüfusuyla Avrupa’nın en kalabalık ülkelerinden biri olan Polonya, 19 gün içinde başkentinin kapılarına dayanan Alman zırhlı birliklerini görmüştü. Daha İngiltere ve Fransa savaş için seferberlik yapamadan Hitler’in ordusu Polonya Kuşatmasını bitirmiş ve düşmanı 1 aydan kısa bir sürede tamamen teslim almıştı. 

Son bombardımandan sonra Varşova’ya giren Alman dış istihbarat elemanı Walter Schelenberg gördüklerini şöyle anlatmıştı: Tanıdığım güzel şehrin ne hale geldiğini görünce donakaldım. Açlık çeken, vücudu yanmış, kolları bacakları kopmuş acı içindeki insanlar… Gece, hava bir hayli soğuktu ve toz duman bulutları şehrin üzerine asılmış gibiydi. Her yerden yanmış cesetlerin mide bulandırıcı kokusu geliyordu. Hiçbir tarafta su akmıyordu. Kuşatılmış bir iki sokakta direniş hala devam ediyordu fakat her şey büyük bir sessizliğe bürünmüştü…” Polonya’da halk işgalden sonra artık o kadar zor duruma düşmüştü ki, vatandaşlar sokakta boylu boyunca uzanan ve henüz çürümeye başlamamış atlardan et parçaları kopartıp yaktıkları ateşte pişirerek açlıktan ölmemeye çalışıyordu.





Fransız general Chauvineau’nun “Durmadan yürümek zorunda olan bir serseriye benzeyen tankın korkulacak bir silah olmadığı” yönündeki düşünceleri ve ona güvenip “tankların topçu desteği olmadan ilerleyemeyeceğini ve dolayısıyla hareket menzillerinin kısıtlı olduğunu düşünenler şöyle bir dursun, bu savaşın en güzel dersini Yıldırım Savaşı’nın mucidi General Heinz Guderian vermiş ve anılarında da şu şekilde anlatmıştı: Başarılı bir tank muharebesine dayanan bir taarruzda zaferin mimarı piyade değil, tanklardır. Zira tank taarruzu başarısızlığa uğradığı taktirde tüm harekat başarısızlığa uğramış sayılır. Buna karşılık tanklar başarıya ulaşırsa ardından zafer gelir. Zırh koruması ile hareket ve sürat, tank silahlarının sadece iki muharebe özelliğidir. Tankın en önemli özelliği ateş gücüdür. 





1 Eylül 1939 günü itibariyle yüzlerce milyon insanın hayatını değiştiren, 40 milyona yakın insanın ise ölümüne sebep olan ve yaklaşık 6 yıl sürecek olan 2. Dünya Savaşı, Almanların güç gösterisiyle bütün dünyayı şaşırtarak kazandıkları zaferle başlamıştı. Fakat Alman Hava Mareşali Goering’in mırıldandığı sözler durumu en güzel şekilde özetliyordu: Eğer bu harbi kaybedersek, Tanrı yardımcımız olsun.”


Yazar notu: Bugüne kadar genelde 2. Dünya Savaşı konusunda aklıma esen konuları kronolojik sıralama olmaksızın yayınladım. 12/12/12 tarihinde askere gitmeden önce, yazarlık yaptığım Felsebiyat dergisindeki yazılarımdan ve burada yazdığım yazılardan oluşan kısa bir İkinci Dünya Savaşı yazı dizisi hazırlamayı planlıyorum. Umarım yetiştirebilir, krolonojik sırayla sizlere sunabilirim.








7 Eylül 2012 Cuma

6-7 Eylül Olayları 2. Bölüm: Ve Büyük Utanç Başlıyor...

Kalabalık sloganlar atarak İstiklal Caddesi'nde Rumların sahibi olduğu dükkanlara yöneliyordu. Bir çoğunun elinde kamyonlarla İstiklal Caddesi'ne indirilmiş olan sopalar, baltalar, kazmalar vardı. Kimisi ise kendisi getirmişti sopasını, baltasını... Hepsinin ağzında aynı slogan vardı ve bu slogan bütün Taksim'i inletiyordu: "Kıbrıs Türktür Türk kalacaktır, Rumlar p.çtir, p.ç kalacaktır!"





Hareketin öncülüğünü yapanlarsa, dönemin aklı başında gençleri olan üniversite öğrencileriydi. "Kıbrıs Türktür" derneğinin provokasyonu sonucu bu yürüyüşe başlayan üniversiteli milliyetçi gençler, halka önderlik ediyordu. Fakat kalabalığın yürüyüşle sakinleşecek gibi bir tavrı yoktu. Üniversiteli gençler yerlerini öfkeli kalabalığa bırakmak zorunda kalmıştı... Çevre illerden "İstanbul'u gezmek amacıyla" getirilen insanlar da milliyetçilerin provokasyonuyla meydana yönelmişti. 

6 Eylül akşamı saat 7 sularında olaylar başladı. Öfkeli kalabalık Rumların bütün dükkanlarına saldırıyor, camları kırıyor, kapıları söküyor, içerideki değerli değersiz ne varsa sokağa döküp paramparça ediyordu. O gün orada olan ve fotoğraf makinesiyle çekimler yapan Ara Güler "Vitrinde ayakkabı gören, camı kırıp eski ayakkabılarını atıyor, onları giyiyordu. Palto gören hiç düşünmeden o paltoyu vitrini indirerek alıyordu. Kimisi 3-4 tane paltoyu üst üste giyiyordu." diyerek özetliyordu. 

Rumlara ait ne varsa paramparça edilmek için sıradaydı. Rum matbaaları, gazete ofisleri, Yunan seyahat büroları... Hepsi sırayla yağmalanıyordu. Fakat kalabalıkta provokatörler bağırıyordu: "Can kaybı yok! Sadece mallara zarar verin! Can kaybı olmayacak!". Artık halk o kadar kontrolden çıkmıştı ki, hedef sadece Rumlar değildi. Yahudi, Ermeni tüccarlar da hedef alanına girmiş ve Gayrimüslimler mallarını bırakarak kaçmaya çalışmıştı. 

Bu sırada Başbakan ve İçişleri bakanı ne mi yapıyordu?

Adnan Menderes ve kurmayları, kalabalık toplandığında Taksim'den geçmiş ve Haydarpaşa'ya ulaşmıştı.
Buradan Londra'da bulunan Dışişleri bakanı Fatin Rüştü Zorlu'ya "İstanbul'daki olaylar" hakkında bilgi veren Adnan Menderes, sonrasında İstanbul'u terk edip Anadolu Ekspresiyle Ankara'ya doğru yola çıkmıştı. Ancak olaylardan 4 saat sonra, yani akşam 9 gibi Sapanca'da trenden inip, otomobille İstanbul'a dönmeye karar vermişlerdi. Bu sırada polis kalabalığı dizginlemekte yetersiz kalmış ve yardıma çağrılan ordu henüz gelmemişti. Dönemin İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay 1960 yılında başlayan Yassıada duruşmalarında "askerleri bilerek göndermediği için" ordu komutanını suçlayacaktı. 

Hükümetin Londra Konferasında Fatin Rüştü Zorlu'nun elini güçlendirmek için planladığı bu gözdağı planı, kendilerinin kontrolünden çıkmış ve hiç kimsenin tahmin etmediği bir yola doğru gitmişti.

Halk iyice çığrından çıkmış, üst katlardaki beyaz eşya mağazalarından buzdolaplarını, çamaşır makinalarını aşağıya atıyor ve atarken "Kaçın! Çekilin" diye birbirlerini uyarıyorlardı. Ara Güler "Ben bir kaç kişinin piyanoyu ittirip 2. kat vitrininden atmaya çalıştığını gördüm, adamlar atarken "Durun bekleyin, hazır değilim, piyanonun havada resmini çekeyim" dedim ve beni beklediler. Sonrasında fotoğrafı çektim." diyordu. 


Olaylar sadece İstiklal Caddesi'nde kalmadı. Polislerin yetersizliği, provokatörlerin kontrolü yitirmesi, askerin henüz devreye girmemesi sonucu halkı dizginleyen bir kurul olmayınca yağma Beşiktaş, Dolapdere ve Ortaköy'e, sonradan İzmir ve İskenderun'a taşındı. İzmir'de aynı gece bir kilise ve Rum Konsolosluğu yakıldı. İstanbul'da durum daha da kötüydü. 80 kilisenin 70'i tahrip edildi. Din adamları ise halk tarafından zorla sünnet edilmeye çalışıldı, bir papaz öldürüldü bir diğer papaz ise acımasız işkencelere maruz kaldı. Kimi yerlerde Rum mezarlıkları kırıldı, bu da yetmedi, mezarlıkların içindeki bedenler dışarıya çıkartılarak tekmelendi. Bazı Rum kadınları defalarca tecavüze uğradı, aileleri ise bunları izlemek zorunda kaldı. 

Olaylar o kadar büyüdü ki, artık Türk mal sahipleri de korkar oldu. Kimi Türk esnafı dükkanını yağmadan korumak için Türk bayrağı astı, kimi Atatürk resmi ya da heykeli koydu, kimi ise vitrinine eski harflerle "Burası bir Müslümanın malıdır." yazdı. Bir dükkan sahibi ise, dükkanını yağmalamaya gelen insanlara müslüman olduğunu "pantolonunu indirip, sünnetli olduğunu göstererek" kanıtlamaya çalıştı!
Bazı aklı başında insanlar ise elinden geldiğince Rumları koruyordu. Tabi öncelik Rumların canını korumaktı fakat kimileri Rumların malını da koruyabilmişti. Bunlardan biri olan Manav Ayhan, olaylar çıktığında Beşiktaş'ta bulunan kilisenin önüne geçmiş ve orayı yağmayan gelenleri "Burası ibadet yeridir, buraya dokunmayın" diyerek engellemişti. 

Gece 11:30 sularında İstanbul ve İzmir'de sıkıyönetim ilan edilmiş ve askere "vur" emri verilmişti. Fakat halk buna pek aldırış etmemişti. Gece olaylar durulduğunda 11 kişi hayatını kaybetmiş, 500 kişi yaralanmıştı. Yağmaya katılan 5000 kişi askerler ve atlı polisler tarafından göz altına alındı. Askerler ancak sabaha karşı İstiklal Caddesi'ni kontrol altına alabilmişti. 

Olaylar kontrole alındıktan sonra bilanço ortaya çıkmıştı. 11 kişi hayatını kaybetmiş, 500 kişi yaralanmış, 4214 ev, 1004 işyeri, 73 kilise, 1 sinagog ve aralarında bar, fabrika, cafe tarzı işletmelerin de olduğu 5217 
mekan tahrip edilmişti. Resmi rakamlara göre 60 kadına tecavüz edilmiş olsa da, Sabancı Üniversitesi Dr. Dilek Güven'in Sabah gazetesine verdiği röportaja göre utandığı için polise gidemeyen kadınlarla birlikte bu rakam 400'ü geçiyordu. Her ne kadar Rumlara yönelik bir eylem gibi gözükse de hasara uğrayan mekanların %59'u Rumlara aitken, %17'si Ermenilere %12'si ise Yahudilere aitti.

Maddi hasarın boyutu, 500 milyon liraya yakındı. Demokrat Parti Hükümeti, Rumlara 60 milyon lira tazminat ödemek zorunda kaldı.
Manevi hasar ise, 500 yıl boyunca barış içinde bütün milletlerle birlikte İstanbul'da yaşamış olan, burayı vatanı sayan Rumların vatanlarından kovulmaları sonucu ortaya çıkmış ve zaten "Varlık Vergisi" sebebiyle Dünya gözünde azalan Türkiye'nin itibarını yerle bir ederek kendini göstermişti.

1923 yılında 100 bin Rum'un yaşadığı İstanbul'da, Varlık Vergisi ve 6-7 Eylül Olaylarından sonra göç edenlerle birlikte bugün sadece 2500 tane Rum kaldı.

Olayların sorumluluğu 1955 yılında Komünistlerin üzerine yıkıldı. Önde gelen Komünistler tutuklandı ve olaydan sorumlu tutuldu. Aziz Nesin, Kemal Tahir gibi fişlenmiş komünistler hapse atıldı. Fakat o dönem muhalefet partisi lideri CHP'nin başkanı İsmet İnönü'nün "suçluları yakalamak yerine suçsuz insanları suçlayıp onlara işkence yapılıyor" diyerek bu duruma karşı çıkması sonucu hepsi serbest bırakıldı. 
Sonrasında mahkemenin kararıyla olay halkın üzerine kaldı ve kimse ceza almadı. 

Atatürk'ün evini bombalayanın ise Oktay Engin'in azmettirmesi sonucu Hasan Uçar isminde Selanik'te okuyan bir Türk olduğu belirlendi ve Kıbrıs Türktür Derneği başkanı Hikmet Bil ile birlikte tutuklandı. 
27 Mayıs 1960'ta yaşanan ihtilalden 1 hafta sonra ise dönemin Başbakan Yardımcısı Fuat Köprülü mahkemede olayların "Fatin Rüştü Zorlu'nun ilhamıyla Adnan Menderes tarafından yapıldığını" söyledi.


Adnan Menderes (solda), Fatin Rüştü Zorlu (sağda)
Adnan Menderes her ne kadar mahkemede "MAH (dönemin Milli İstihbarat Kuruluşu) görevlilerinin dinlenmesi için çağırılmasını" istese de, bu talebi reddedildi ve 6-7 Eylül Olaylarından sorumlu tutuldu. Adnan Menderes ve Fatin Rüştü Zorlu "Rum vatandaşların kamu haklarını ortadan kaldırmayı hedefleyen bir cemiyet kurmak ve Türk vatandaşlarını Rumların malını tahrip etmek için harekete geçirmekten" 6'şar yıl hapis cezası aldılar. Yunan mahkemelerince azmettirici olduğu iddiasıyla 3 yıl hapis cezası alan Oktay Engin ise beraat etti. Sonrasında İstanbul Hukuk Fakültesini bitiren Oktay Engin, sırasıyla Çankaya Kaymakamlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü Siyasi İşler Müdürlüğü ve Nevşehir Valiliği yaptı. 

Olayların en büyük dayanak noktası olan "Kıbrıs Türktür Cemiyeti" Başkanı Hikmet Bil'in ismi ise, Kıbrıs'ta bir sokağa verildi...

6 Eylül 2012 Perşembe

6-7 Eylül Olayları Yazı Dizisi 1. Bölüm : Olaylar Nasıl Gelişti?

Türkiye için utanç günleriydi bunlar...
O dönem tribünlerin efsane gözüyle baktığı Lefter'in evi, iki gün önce Büyükada sokaklarında sohbet ettiği, çayını içtiği arkadaşları tarafından taşlanmış, içeriye girmeye çalışılmış ve Lefter altı patlar silahıyla kapı önünde bütün gece nöbet tutmak zorunda kalmıştı. Kapı önündeki bağırışlara ise kulaklarını tıkamaya çalışıyordu Lefter, en yakın arkadaşları "Vurun şu gavura!" diye bağırıyordu çünkü...






İlk resimde Türkiye Cumhuriyeti Cumburbaşkanı
Celal Bayar Yunanistan Kralı 1. Paulos ile birlikte.
(1952)
İkinci Resimde Kral 1. Paulos ve eşi Fener Rum
Patriği ile birlikte. 
1945'ten sonra, 2. Dünya Savaşı'nı takip eden yıllarda, Türk-Yunan ilişkileri çok ilerlemiş; "eski düşman yeni müttefik" sloganları dolaşır olmuştu. Yunan Kralı ülkemizi ziyaret ediyor ve halkın sevgi gösterileriyle karşılanıyor, dönemin Cumhurbaşkanı Celal Bayar Yunanistan'a gidiyor ve halk çiçeklerle karşılıyordu.

Fakat 1953'te bu dostluk bir anda bitti...

1953 yılında, Kıbrıs'ta başlayan "İngilizlere karşı bağımsızlık mücadelesi" sonrasında, "ENOSİS"*  gündeme gelmiş ve Kıbrıs'ın Yunanistan'a bağlanması istemişti. EOKA (Kıbrıs Savaşçıları Ulusal Örgütü) kuruldu ve Yunanlarla birleşmek için çalışmalar başladı. Bu durum hem İngilizlerin hem de Adnan Menderes'in iştahını kabarttı. İngilizlerin toprak kaybetmemek için adayı birbirine düşürme planı ile Adnan Menderes'in oy toplama planı birbiriyle örtüşmüştü. Türk halkı Kıbrıs'ın Türk toprağı olduğunu söylüyor ve Hürriyet gazetesi "Kıbrıs Türktür" manşetleri atıyordu. Zamanla bu manşet, bir örgüt ismine dönmüştü.

* ENOSİS: Kıbrıs'ı Yunan toprağı yapma fikrine verilen isim.

1954 yılında Yunanistan, Birleşmiş Milletler'e "Kıbrıs'ın kendi kaderini tanıma hakkı" verilmesi için referandum teklifi yaptı. Fakat Türkiye buna karşı çıktı. Adnan Menderes Birleşmiş Milletler'de "Eğer İngiltere adadan çekilecekse, Kıbrıs Türkiye'ye verilmelidir" dedi. 24 Ağustos 1955 yılında Liman Lokantasında yaptığı basın toplantısında ise "Kıbrıs Yunanistan'ın olmayacaktır" açıklamasını yaptı.

Zaten hasat yeteri kadar iyi olmadığı için, Adnan Menderes'in kurduğu "Tarım Devleti'nin" ekonomisi zayıflamış, halkın Adnan Menderes'e güveni azalmıştı. Adnan Menderes bu durumu oy kaynağı olarak düşündü ve başarılı da oldu.


Albay Grivas'ın fotoğrafıyla birlikte basılmış
 ENOSİS posteri. 
Adada Albay Grivas'ın EOKA'nın başına geçerek kan dökmeye başlamasıyla, Adnan Menderes İngiltere'ye "katliam ve tecavüzün yaşanacağı endişesiyle" bir nota verdi. İngiltere iki ülkeyi Londra'da konferansa davet etti ve konferans 27 Ağustos'ta başladı. Konferans başladıktan sonra Türkiye'yi temsil eden Fatin Rüştü Zorlu "Dengeler Yunanistan'dan yana, orada (Türkiye'de) bir şeyler yapılmalı" diye şifreli telgrafı Ankara'ya yollamıştı.

Bu telgraftan sonra Konferans salonunun önünü Kıbrıslı Türk göstericiler sarmış ve "24 milyon Türk adına, Yunanistan'ın asla Kıbrıs'ı almasına izin vermeyeceğiz" pankartı açmış, İstanbul'da on binlerce insan sokağa dökülmüş, kimi kaynaklara göre ise; bu kalabalığın yeterli olmayacağı düşünülerek şehir dışından "İstanbul'u gezmek için" kamyonlarla, trenlerle yoksul insanlar getirilmiş ve bu insanlara yol boyunca Milliyetçiler tarafından propaganda yapılmıştı.

Türk gazeteler "Patrikhane'nin Kıbrıs Rumlarına para gönderdiğini" iddia ediyor, Kıbrıs ile İstanbul'da yaşayan Rumların ENOSİS için EOKA örgütüne para yolladığını yazıyor ve İstanbul'da yaşayan 60 bin Rum vatandaşı hedef gösteriyordu.
"Kıbrıs Türktür" derneği Rumların çoğunlukta olduğu mahallelerde şubelerini açmış ve görgü tanıklarının anlattığına göre nerede Türk, nerede Gayrimüslim yaşıyor hepsini listeye almışlardı. Hatta kimi yerlerde Rumların dükkanına kırmızı haç işaretleri konmuştu. 


Hikmet Bil (sağda)
5 Eylül 1955 günü (olaylardan bir gün önce), Adnan Menderes "Kıbrıs Türktür" Derneği Başkanı Hikmet Bil ile bir görüşme yaptı ve Kıbrıs'ın durumunu sordu.
Hikmet Bil, "Kıbrıslı Türklerin kendilerini savunmak için silaha ihtiyaç duyduğunu ve Kıbrıs'ta onları temsil eden Doktor Küçük'e (Fazıl Küçük) silah gönderilmesi gerektiğini" söylemiş ve Adnan Menderes'ten şu cevabı almıştı: "Ben silah yollarsam, o silahlar bir şekilde Rumların eline geçer. Silah yolladığımız açığa çıkarsa da savaşa gireriz. Böyle bir riski alamam."
Bunun üzerine Hikmet Bil, "Doktor Küçük'ün muayenehanesini her gün İtalyan, Çekoslovak silah tüccarları ziyaret ediyor. Biz Türk halkından dernek için 120 bin lira para topladık. En azından bu parayı oraya ulaştıralım" diyerek Adnan Menderes'in onayını istemiş, Adnan Menderes de "Tamam siz parayı Maliye Bakanlığı'na verin, biz MİT ile onu Doktor Küçük'e ulaştırırız." cevabını vermişti.


İstanbul Ekspres'in 6 Eylül 1955 günü 2. baskısı manşeti
Fakat görüşme böyle bitmez. Adnan Menderes "Sabah beni Fatin Rüştü Zorlu aradı. Konferansta durumum zorda, yardım edin" dedi" diyerek Hikmet Bil'e aslında ertesi gün neler olacağının sinyallerini verir. Hikmet Bil bu durumu şöyle açıklıyordu: "Ben gitmeden önce İçişleri Bakanı, Başbakan ve İstanbul Valisi sohbet halindeydi. Ben yanlarındayken bana bir şey söylemediler. Fakat ertesi gün yaşananlardan sonra benim anladığım kadarıyla plan şuydu; MİT'in görevlendirdiği biri Atatürk'ün evine bile değil, evinin bahçesine bir bomba atacak, bomba patladıktan sonra Türkiye'de gazeteler ve radyodan "Rumlar Atatürk'ün evini bombaladı" haberleri çıkacak, İstanbul'da olaylar başlayacak, bir kaç cam kırılacak, Valinin desteğiyle önceden haber almış olan polis olayları durdurmaya çalışacak ve bu sayede Fatin Rüştü Zorlu'nun eli kuvvetlenmiş olacaktı. Londra'daki görüşmeler sırasında "Bakın Rumlar Atatürk'ün evini bombaladı, İstanbul'da olaylar çıktı" diyebilecekti."

6 Eylül günü saat 13:00'te devlet radyosundan "Atatürk'ün evinin bombalandığı haberi" duyurulmuş ve dönemin istihbarat örgütü MAH'a bağlı olan İstanbul Ekspres gazetesi günlük tirajı 20 bin iken, sadece öğlen baskısında 290 bin gazete basıp, Atatürk'ün evinin bombalandığını duyurduğu gazeteleri kapış kapış sattı.


Gazete manşeti "Atamızın evi bomba ile hasara uğradı." şeklindeyken, alt tarafında "Kıbrıs Türktür" Derneğinin açıklaması yer alıyordu: "Mukaddesata el uzatanlara bunu en ağır şekilde ödeteceğiz."

Bundan sonra akşam saat 17:00 sularında gençler ellerinde pankartlarla toplanmaya başlanmış ve "Kıbrıs Türktür, Türk kalacak" sloganlarıyla Rumların en çok bulunduğu İstiklal Caddesine yürüyüşe geçmişlerdi...

Yazının ikinci ve son bölümüne buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.