27 Haziran 2012 Çarşamba

Chicago Outfit : Şuç Örgütünden Daha Fazlası…


Bir dönem Chicago’yu tekelinde bulunduran, içki yasağıyla birlikte başlattığı büyük içki kaçakçılık ağıyla bir anda güçlenen, Al Capone, Frank Nitti gibi yer altı dünyasının ünlü isimlerinin liderliğini yaptığı, bir çok alanda muazzam büyüklükte haraç ağları kuran ve 1930’lardan Al Capone’nin hapse girmesine kadar bir güç kazanan “Chicago Outfit” isimli mafya örgütü Amerika’nın başına büyük belalar açmıştı. 


Bu konuyu incelemeden önce siz okurlarımız için önemli bir bilgi paylaşmam gerekiyor. “Mafya” diye tabir edilen örgüt türü, günümüzde her beline silah takan adam grubuna söylense de, Amerika’da sadece “İtalyan-Amerikan” adı verilen, 1800’lerin sonunda İtalya’dan (özellikle Sicilya’dan) göç etmiş ve 1900'lerin başında ailelerin kurduğu suç örgütlerine verilen isimdir. Resmi isimleri yoktur. Sonradan teslim olan ya da yakalanan örgüt üyelerinin sorgulanması sırasında öğrenilenlere göre kendilerini “Caso Nostra” ismi ile tanımlarlar. Bu örgütler 1920’li yıllarda yükselişe geçmiş, 1930 Amerikan ekonomik buhranı ile birlikte ülkede zirve yapmış, birçok fakir gencin ekonomik anlamda umudu olmuştu. Bu sürede devlet ekonomik önlemlere odaklanmaktan bu mafya atışmalarına pek önem göstermemişti. Öyle ki, Chicago eyaletinde polisten çok mafyalar asayişi (!) sağlıyorlardı. Ardından başlayan İkinci Dünya Savaşıyla birlikte devletin ülke içindeki asayişe verdiği önem iyice azalmış ve üretilen silahların bir kısmı mafyanın elinde kaçakçılık ürününe dönüşmüştü. İlk başlarda Sicilyalıların oluşturduğu ve Amerika’nın doğusunda etkinlik gösteren suç örgütleri; sonradan Napoli, Calabria gibi yerlerden Amerika’ya göçmen olarak gelenleri de iş gücü olarak kullanarak Amerika’nın büyük bir kısmına yayıldı.

Konumuzu fazla dağıtmadan, Chicago Outfit isimli suç örgütünü incelemeye başlayalım:


Genel anlamda “Capone Ailesi” olarak da bilinen Chicago Outfit, Chicago merkezli bir suç karteli olarak kuruldu. Fakat bu kartel, 1920’lerin başına gelindiğinde Amerika’nın büyük kısmında etkin bir şekilde organize suç işleyen ve bu sebepten dolayı “Five Families” (Beş aile) ismini alan suç ailelerinden  birisi olmayı başardı. İlk sahneye çıktıklarında özellikle Rus çeteleriyle ticaret ve kumar sektöründe çatışmalar yaşasalar da, üstünlüğü ellerine geçirip sahnede tek kalmaları ve Los Angeles'tan Florida'ya kadar etkinliklerini göstermeleri uzun zaman almadı.


Big Jim Colosimo (solda), yeğeni Torrio (sağda) ile birlikte.

Chicago Outfit Kuruluyor: İlk patron Big Jim


Chicago Outfit’i incelemeye önce ilk patronu olan James “Big Jim” Colosimo’nun dönemini biraz inceleyerek başlamamız gerekiyor. Colosimo Chicago Outfit’i kurmadan önce Chicago’da bir kartel oluşumu gözlenmemişti. Fuhuş belli bir grubun elindeyken, kumar farklı bir gruptaydı.Bazı suç eylemleriyse –size enteresan gelebilir ama- işçi sendikaları tarafından yönetiliyordu. Bu grupların birbirleriyle fazla çıkar çatışmaları olmadığı için genel anlamda sakin bir hava söz konusuydu. Sonraları suçun içine iyice yerleşmiş olan Colosimo, arkasına aldığı politik destekle birlikte fuhuş, kumar ve şantaj sektörüne ani bir giriş yaptı. Politikacılardan aldığı dokunulmazlık sayesinde kısa sürede büyük bir ilerleme kaydeden Colosimo, Chicago’nun en korkulur haydutlarından biri oldu.

Güç kazandıkça çetesini de genişleten Colosimo, 1909’da yanına gelen yeğeni Giovanni “Johhny the Fox” Torrio’yu ikinci Adam yaparak şantaj, rüşvet ve kumar sektörlerinde hakimiyetini genişletti. Daha sonra 1919 yılında Al Capone, Johnny the Fox'un isteğiyle çeteye katıldı ve kısa sürede dikkatleri çekmeyi başardı.


Al Capone Alcatraz'a girerken

Aile içinde cinayet: Torrio başa geçiyor



Fakat bazı şeyler çete için yolunda gitmiyordu. Ülkede içki yasaklanmıştı ve bunun yasadışı ticaretinden diğer mafya grupları büyük paralar kazanıyordu. Torrio da bu sektöre girmeyi çok istiyor, fakat “Big Jim” bu sektöre giriş konusunda pek de ısrarcı davranmıyordu. Bunun üzerine 1920 yılında Big Jim balayından döndükten sonra –bunu gösteren pek delil olmasa da yer altında dolaşan iddiaya göre-  Torrio’nun emriyle Al Capone tarafından vurularak öldürüldü. Bu sektörde milyon dolarlar yatıyordu ve kimse vadesi dolmuş “Big Jim”i dinlemeye hevesli değildi.

Daha sonra Big Jim yerine geçen Torrio, Al Capone’yi kendisine bağlılığı için ödüllendirdi ve onu da sağ kolu yaptı.
Torrio işin başına geçtiği gibi şehirde bulunan ufak çaplı kaçakçıları iyi niyetle –eğer anlamazlarsa tehdit, şantaj gibi yollara başvurarak- kendi etrafında toplayarak büyük çapta bir içki kaçakçılığı ağı kurdu. Her bir kaçakçı grubu kendine ait bir bölgede satış yapacak, o satıştan bir miktar kar alıp, geriye kalan karı merkeze yollayacaktı. Torrio kendisi için büyük kaynak olan bira fabrikalarını elinde tutmak için o üretimhanelere rüşvet yedirmeyi de ihmal etmedi. Daha sonraları, işi ilerleterek kenar mahallelerdeki genelevleri de kendi karteline dahil etti ve bu sayede ülkedeki en büyük suç örgütünün liderliğini yapma şerefine nail oldu.



Bugs Moran

Al Capone başa geçiyor


Fakat bu durum diğer mafya gruplarının hoşuna gitmemişti. Özellikle içki sektöründe bu kadar etkin olmaları, diğer çetelerin işlerini baltalamaktaydı. 1922’de başlayan hafif çatışmalar, 1923’te resmen sokak çatışmalarına dönmüş ve Amerika’ya İrlanda’dan göç edenlerin kurduğu ve “North Side Gang” ismiyle bilinen büyük çete, Torrio’ya suikast girişiminde bulundu. Bugs Moran isimli bir İrlandalının liderliğini yaptığı çete, Chicago Outfit ile büyük çatışmalara girdi ve en sonunda Torrio’ya ulaşmayı başardı. Bu çatışmalardan birinde büyük yaralar alan Torrio, binbir güçlükle iyileştikten sonra bütün işleri Al Capone’ye bırakıp italya’ya döndü.




Al Capone liderliğindeki Chicago Outfit ile, Bugs Moran liderliğindeki North Side Gang arasındaki çatışmalar 1929 yılına kadar şiddetle devam etti. Bu çatışmalarda iki taraf da birbirine üstünlük sağlamaya çalıştı fakat bir türlü bunu başaramadı. Ta ki 1929 yılında sevgililer gününe kadar…


Sevgililer Günü Katliamı


1929 yılının 14 Şubat gününde, Bugs Moran'ın en fazla değer verdiği mekanlarından biri olan ve kaçak mallarını sakladığı depoda elemanlarıyla toplanacağı haberi Al Capone'nin kulağına gelmişti. Al Capone o gün için özel bir hazırlık peşindeydi. 2 tane adamına polis kıyafeti giydirmiş, 2 adamı da sivil dedektif gibi giyinmişti. Altlarına bir de polis arabası vermiş ve onları Bugs Moran'ın deposuna sabah 11 gibi yollamıştı. Al Capone'nin adamları depoyu polis olarak basmış, Bugs Moran'ın 7 adamını sırtı dönük bir şekilde duvara sıralamış ve orada kurşuna dizmişti.

Bugs Moran geciktiği için şanslıydı. Depoya geldiğinde kapıda polis arabasını görmüş ve hemen geri dönmüştü. Yolda da çete üyelerinden biriyle karşılaşmış ve onu da depo yolundan geri çevirip takip etmesini söyleyerek hemen "sözde polis baskınından" uzaklaşmıştı.

Al Capone'nin adamları ise, Bugs Moran gibi giyinen ve ona çok benzeyen bir çete üyesini Bugs Moran sanarak öldürmenin mutluluğu içindeydi. Öyle ki, Moran'ın adamlarını öldürdükten sonra hepsinin üzerine pompalı tüfeklerle yakın mesafeden ateş etmişlerdi. Her ne kadar orada Moran'ın arabalarını tamir etmek için tutulmuş ve çeteyle hiç bir alakası olmayan tamirci öldürülmüş olsa da, Moran'ın sağ kolunu da orada öldürmeyi başarmışlardı. Bu da onlar için yeterliydi. 

Bu olaydan sonra Amerikan polisi gözünü açmış, suç inceleme ve olay yeri inceleme birimlerini kurarak Amerika'yı mafyalardan temizlemek için kolları sıvamıştı.

Capone Çözülüyor


Her ne kadar bu olaydan sonra Moran bir süreliğine piyasadan çekilmiş olsa da işler Capone için pek yolunda gitmemeye başladı. Çete savaşları ilk başta kendisi için zorunlu bir uğraştı fakat sonraları kendisine "bu savaşı bitirmesi gerektiği" söylendiğinde, aklındaki düşünceyi açıklamıştı: "Zararın neresinden dönersen dön, dönek derler..." Kendisi de savaştan çekilmeyi istiyordu belki de ama korkak olmadığı gösterme çabası, başını büyük bir belaya sokmuştu.
Öncelikle, polis bu işin arkasında Capone'nin olduğunu biliyor, fakat bunu ispat edemiyordu. Capone bu katliam yapıldığında Florida sahillerinde tatil yapıyordu. Polisler suçu Capone'nin üzerine atamadıkları için sürekli Capone'nin üzerine gidiyorlar ve açığını yakalamaya çalışıyorlardı.
Ayrıca toplum gözündeki saygınlığı da bayağı azalmıştı. Artık insanlar üzerindeki etkisini kaybetmeye başlamıştı. 
Bir çok Moran'a bağlı çeteyi ya tasfiye etmiş ya da ele geçirmiş, alkol kaçakçılığı piyasasını -sevgililer günü katliamı sebebiyle biraz yavaş da olsa- hakimiyeti altına almış ve kumarın adresi olmuştu. Fakat çete savaşlarıyla dolu 7 yıldan sonra (1922-1929) çatışmanın olmadığı yılların tadını tam yaşayamadan "vergi kaçırmaktan" hapse girmişti. Hapse gitmeden önce, kendisine miras kalan büyük ve tek gücün aksine, iç karışıklıklara ve dış baskılara direnmeye çalışan büyük bir kaçakçılık ağını miras bırakmıştı.

Bu arada adalet güçleri bu fırsatı kaçırmamış ve basit vergi cezası sebebiyle Al Capone'ye 11 yıl ceza vermiş ve bu da yetmezmiş gibi Al Capone'yi Alcatraz Hapishanesine yollamışlardı. Al Capone için artık mafya hayatı bitmişti. Bugüne kadar yaptıklarının ona hapishanede sağladığı tek avantaj, diğer mahkumlardan farklı olarak son derece kaliteli sigaralar içmesi, gardiyanlardan fazla dayak yememesi ve küçük hapishane-adada mahkumlar arasında saygınlıktı. 

Nitti başa geçiyor



Frank Nitti
Nitti, Capone hapse girdikten sonra onun sağ kolu olarak çok zor bişi devralmıştı.
Öncelikle Amerika'nın 1930'larda yaşadığı büyük buhran, mafya dünyasına da büyük bir darbe indirmişti. İçki kaçaklığından gelen gelir azalmıştı.
Buna ek olarak, polisler bu işin peşini bırakmaya niyetli değildi. Chicago Outfit'in en önemli  adamları polisler tarafından sürekli inceleniyor ve kendileri de Capone gibi vergi kaçırmakla suçlanıyorlardı. En ufak açıkları hayatlarının kararmasına sebep olurdu.
En önemli etken de, mafya çatışmaları bittikten sonra ellerinde kalan "asker" fazlalığıydı. Ellerine verdikleri silah ve bir miktar parayla diledikleri gibi yönlendirdikleri bu iş gücü, sessiz bir şekilde ortadan kaybolacak değildi. Onlar da bu pastadan bir dilim almak için hazırda bekliyorlardı. Nitti'nin kendisine yeni kaynaklar bulması gerekiyordu. Bunun için de o dönem en fazla revaçta olan alanı seçti: Film endüstrisi. 
Fakat bu sektöre girdikten bir kaç yıl sonra suç üstü yakalandı ve ilk başta vergi kaçırmaktan 18 yıl hapis cezası aldı. Daha sonra Hollywood'da yaşanan rüşvet olayını "çetenin selameti" açısından üzerine aldı ve klostorofobik biri olduğu için daha fazla hapiste kalamayacağını düşünerek intihar etti...

Bu tarihe kadar Amerika'da bir çok çete, mafya, örgüt bulunsa da, bu çetelerin en aktif dönemleri 1910 ve 1945 yılları arasındaydı.  
1. Dünya Savaşı, Ekonomik Buhran ve 2. Dünya Savaşı'ndan sonra, Amerika tamamen iç meselelere odaklanmış ve bir çok çete liderini ölü ya da diri ele geçirmiş, geriye kalan çete liderlerine de göz dağı vererek onların yer altında kalmalarını sağlamıştı. Bu tarihlerle ilgili bir çok insan ayrıntıları hiç bilmezken, herkesin aklında kalan Al Capone'nin şu sözleri oldu:

"Çocukken her akşam Tanrı'ya bana bir bisiklet vermesi için dua ederdim. Bir gün Tanrı'nın çalışma prensibinin bu olmadığını anladım. Ertesi gün kendime yeni bir bisiklet çaldım ve her akşam Tanrı'nın beni affetmesi için dua ettim."

2 Haziran 2012 Cumartesi

Politikacılar Sussun, Atom Bombaları Konuşsun!


Hiroşima kentinde yaşayan Japon halkı,  5 Ağustos gecesi uykuya yattığında, ertesi gün savaşın devam edeceğini, fakat sonunda zafere ulaşacaklarını düşünüyorlardı. İmparatorları gerçekleri halktan saklıyor ve örfüne, adetine uygun olarak, İmparatorun halkla bire bir temas kurması onu küçülteceği için, komutanları ve askeri yönetim zinciri aracılığıyla halkına bu şekilde açıklama yaptırıyordu. Ülkenin Başbakanı, 25 Temmuz'da Amerika Başkanı Truman'ın yayınladığı ve Japonya'nın koşulsuz teslimiyetini ve İmparatorluk düzeninin kaldırılmasını isteyen Potsdam Bildirisi'ni elinin tersiyle itmiş ve geceye "İmparatorluk gururunu koruduğu için" gönlü rahat girmişti. Belki de bebekler gibi uyumuştu. Sonuçta kimse İmparatorun yetkilerini kısıtlayamaz, ona dokunamazdı.

 

Amerika Deniz savaşlarında üstünlüğü ele geçirse de, Japonların dur durak bilmeyen ve "İmparatorluk aşkıyla dolu" kalpleri karşısında ilerlerken bile kaybediyordu. Japon Kamikazeleri Amerikan donanması üzerine intihar saldırıları düzenlerken, Amerikan komutanlar bunu sadece izlemekle yetiniyordu. İşte bu yüzden, Amerika Başkanı Truman, o çılgın kararı vermişti: "Savaşı bitirmek için nükleer bombayı kullanın...".





Bombanın kullanılması öyle rastgele olmayacaktı. Yıllardır üzerinde çalıştıkları bir deneydi bu, en iyi sonucu almaları gerekiyordu. Bunun için bombanın atılacağı şehirlerde belli başlı kriterler aranmıştı. Aranan kriterler basitti;

-Şehir merkezinin çapı en az 5 kilometre olacak ve etrafında yerleşim birimleri olacaktı. Sonuçta insanlar üzerinde ilk defa böylesine büyük bir bomba denenecekti ve yapılmışken insan sayısı ne kadar fazla olursa, sonuçlar üzerinde de o kadar kesin konuşulurdu. Amerikalıların asıl akıllarından geçen “yapmışken en iyisini yapalım” düşüncesiydi (!).
-Tokyo ile Nagazaki arasındaki şehirlerden seçilecekti.
-Patlama sonucu oluşacak rüzgarın ve asit yağmurlarının incelenmesini kolaylaştırmak için patlamanın yapılacağı yerin fazla dağlık olmaması gerekiyordu.

Bu kriterlere uygun olan üç kent seçilmişti;
Hiroşima, Kokura ve Nagazaki…
Nagazaki dağlık yapısı sebebiyle ve düşük nüfus seviyesi yüzünden yedek olarak kalacaktı. Bombardımanın yapılacağı ilk iki şehir Hiroşima ve Kokura idi.



Amerikan Donanması kısaca bilgilendirilmiş, bu şehirlere 1 ay boyunca hiçbir bombardımanın yapılmaması söylenmişti. Bu sayede hem patlamanın etkisini daha gerçekçi bir şekilde ölçmüş olacaklardı, aynı zamanda bu üç şehre bombardıman olmadığı  Japon halkı arasında duyulunca oraya yapılacak göçlerle nüfus arttırılmış olacaktı.


6 Ağustos 1945 sabahı, saat 08:15 sularında pilotun "güzel bir şekilde anılsın diye" annesinin ismini verdiği "Enola Gay" isimli Amerikan uçağı tarafından "Little Boy" isimli nükleer bomba serbest bırakıldı. Bomba 45 saniye iniş yaptıktan sonra, Hiroşima’nın 500 metre üzerinde infilak etti. Japonların bir çoğu işine gitmek için evinden çıkmışken bomba atılmıştı. Kısacası, Amerikalılar tarafından sokakta en fazla insanın olduğu saatler özellikle seçilmişti. Hiroşima'da yaşayan Japonların büyük bir kısmının son gördükleri şey, gökyüzündeki büyük bir alev topuydu. Bombanın çekirdeğinde oluşan 2.000.000 derece sıcaklık yeryüzüne indiğinde 4000 dereceye kadar inmiş olsa da, bir çok insanı kül etmeye yeterdi ve görevini başarıyla yapmıştı. Yüksek sıcaklıktan dolayı asfalta yapışan insanlar insanlar oldu. İşin kötü yanı, o insanları asfalttan ayırmaya gelecek kimse yoktu. Çünkü nükleer bombanın etkisiyle asit yağmurları başlamıştı ve yağmura tutulanlar radyasyon etkisiyle ilerleyen günlerde hayatını kaybederken diğerleri yağmura yakalanmamak için evinden dışarı çıkmıyordu. Bu yağmurlar 1 hafta sürdü. Bombanın etkisi TNT ile kıyaslandığında yaklaşık 19 kiloton TNT’ye eşdeğer bir enerji (63 tera-joule) açığa çıkmıştı.



Bomba o kadar etkiliydi, bombayı bıraktıktan sonra 155 derecelik dönüş yaparak hemen uzaklaşan Enola Gay uçağının pilotu, 45 saniye sonra patlamanın yarattığı enerji dalgalarıyla büyük sarsıntı yaşamış ve uçağının vurulduğunu zannederek hava kuvvetleri radyosunda “uçaksavarlar!”diye bağırmıştı. Bombanın merkezinden 10 kilometre ötede olanlar geçici olarak körlük yaşamıştı.  66 bin insan patlama anında, 70 bin insan ise patlamayı takip eden günler içinde hayatını kaybetmişti.  60 bin kişi de beş yıllık sürede hayatını kaybetti ve bilanço 200.000 bin ölü ve yüzbinlerce sakat insana ulaştı…

Japonlar daha ilk bombanın şokunu atlatamamıştı. Bir çok yaralı başka şehirlere kaldırılmış ve halk paniklemişti. Hükümetin, İmparatorluğun elleri bağlanmıştı sanki! Kimse ne diyeceğini bilmiyordu. Artık teslimiyet için hazırlıkların başlaması gerektiğini düşünenler çoğunluktaydı. Fakat kabus daha bitmemişti…
Amerika Hiroşima’daki katliamla yetinmemişti. Yetinemezdi. Bombanın etkilerini incelemek için bir deneye daha ihtiyaçları vardı.
İmparatorluk yetkilileri, nasıl bir teslimiyet bildirisi yayınlayacaklarını düşünedursun, 9 Ağustos 1945 günü, saat 11:00 sularında 2. bomba Nagazaki semalarında süzülmeye başlamıştı bile…

Nagazaki halkı daha Hiroşima’daki bombanın şokunu atlamamışken alev topuna maruz kalmışlardı. Aslında şanslılardı. Çünkü “Fat Man” isimli ve Hiroşima’ya atılan bombadan yaklaşık 2.5 kat daha öldürücü etkiye sahip olan bombayı taşıyan uçakta yakıt sızıntısı vardı. Bu sebeple bombayı tam şehrin merkezine atamamış ve bomba şehrin kurulduğu sıradağlardan birinin eteğine isabet etmişti. Amerikalı askerlerde buruk bir mutluluk vardı. Ölü sayısı ilk anda 150 bin insan olmamıştı ama 74 bin de Amerika için yeterliydi! Binaların % 36’sı tamamen yok olmuş ve 240 bin nüfuslu şehirde 74 bin insan ölmüştü. Hem asıl planladıklarını da elde etmişlerdi. Japon halkı ve imparatorluğu “beyaz adam”dan korkmaya başlamıştı.


10 Ağustos günü Japonya “imparatorluk düzeninin devam etmesi şartıyla” teslim olmak istediklerini açıkladı. 200 bine yakın sivil 1 hafta içinde hayatını kaybetmişken dahi Japon İmparatorunun dokunulmazlığı korunmalıydı! Müttefikler bu isteğe “şartları kendilerinin belirleyeceği” şeklinde karşılık verdi. Sonuçta Japonların elinde artık bir şey kalmamıştı. İmparatorluk bunu mecburen kabul etti. Hatta Japon İmparator Hirohito, kendisini küçülterek (!) ilk defa halkla direk temas kurmuş ve devlet radyosunda teslimiyeti açıklayan bildiriyi okumuştu. Bildirinin sonunda ise “teslim olunmadığı takdirde insanlığın da yok olacağını” söyleyerek, teslim olmak istediği için kendisine karşı ayaklanacak olan generalleri de dizginlemeye çalışmıştı. Her ne kadar savaşmayı isteyen askerleri dizginleyemese de, onların yaptığı ihtilal pek de etkili olmadı ve 2 Eylül 1945’te Tokyo körfezine demirleyen bir Amerikan savaş gemisinde resmi teslimiyet belgesi imzalandı.


Hava saldırıları durmuş, halk sakinleşmiş fakat bu savaş arkasında 240 bin ölü sivil bırakmıştı.  Bu durum Truman’a “hiç vicdanınız sızladı mı?” sorusuyla sorulduğunda ise Truman’ın verdiği yanıt trajikomikti: "Biz o saldırıyı yapmasaydık ve savaş devam etseydi, 500 bin insan ölecekti…"