26 Kasım 2012 Pazartesi

Dünya İkinci Kez Kana Doyuyor...



Gleiwitz Radyo İstasyonu, Avrupa'nın en uzun ahşap yapısıdır. 

31 Ağustos gecesi Alman topraklarında, Polonya’nın sınırında bulunan Gleiwitz radyo istasyonunda hareketlilik başlamıştı. Radyo istasyonu Polonyalı sabotajcılar tarafından kuşatılmış ve radyoda Lehçe olarak Alman karşıtı yayın yapılmıştı. İstasyona saldırırken Alman güçleriyle Polonyalı birlikler arasında çatışma çıkmış, Franciszek Honiok isimli bir işgalci de öldürülmüştü. Nazi Almanyası bu saldırıyı bahane ederek Polonya’nın işgaline karar vermişti… 

Fakat bu saldırının savaş çıkartabilmek için uluslararası bir bahane olarak kullanmak amacıyla Nazi güçleri tarafından gerçekleştirildiği, ölen Franciszek Honiok’un ise Gestapo tarafından “Polonya sempatizanı” olduğu için bir gün önce tutuklandığı savaş bittikten sonra mahkemede anlaşılacaktı. Sınırda buna benzer 21 olay daha Himmler’in emriyle Naziler tarafından başlatılmış ve “Polonya’nın Almanya’ya saldırdığı” izlenimi verilerek savaşın yolu açılmıştı…












Aslında savaş çanları 1920’den bu yana çalıyordu. Birinci Dünya Savaşı bittikten sonra Almanya ile Versailles Antlaşması imzalanmış ve ülkenin ordusu dağıtılmış, toprakları komşularına paylaştırılmış ve büyük bir tazminat yükü altına sokulmuştu. 1923 yılına gelindiğinde Alman markı 1913 yılındaki değerinin milyonda birine inmişti. 1923 yılında lüks bir ev almaya yetecek parayla, 1923 yılında ancak bir kadeh içki alınabiliyordu. 1930’da ülkedeki işsizlik oranı 6 milyona çıkmış ve sanayi çalışmaz hale gelmişti. Böylesine bir dönemde ortaya çıkan Naziler (Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi) halka “aç kalmayacakları, işsiz kalmayacakları, özgür olacakları ve işgal altındaki topraklarda yaşayan Almanların tekrar özgürlüğüne kavuşacağını” vaat etmiş ve halkın büyük desteğini kazanmıştı. 1920 yılında kurulan ve bir yıl sonra Adolf Hitler’i parti başkanı olarak seçen Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi 1933 yılında iktidara gelmişti. Adolf Hitler başbakan olduktan bir yıl sonra Mareşal Hindenburg’ün ölümü üzerine 2 Ağustos 1934’te cumhurbaşkanlığını da üstlenerek “Führer” olmuştu. 



Almanya'nın Versailles Antlaşması ile kaybettiği topraklar pembe
renk ile gösteriliyor
Hitler yönetimindeki Nazi Partisi verdiği sözü de tutmuştu. Göreve başladıkları gibi Milletler Cemiyeti ve Silahsızlanma Konferansından çekildiğini açıklayan Hitler, Versailles Antlaşmasını da tanımadığını ilan etti. 1935 yılında zorunlu askerlik yasasını çıkartan Naziler, büyük bir sanayi atılımı yaparak, ülkedeki işsizliği azalttı. Alman halkı yeni liderlerinden memnundu. Führer olabilmek için yaptığı referandumda halkın %90’ının desteğini alan Hitler önderliğinde; 1932’de 6 milyon olan işsiz sayısı 1936’da 1 milyonun altına inmiş, Versailles Antlaşması Alman tarihinden silinmiş, Çekoslavakya’nın 1. Dünya Savaşı ile işgal ettiği topraklar tekrar Almanya’ya kazandırılmış, Avusturya ile birleşilerek 10 milyon Almanın tekrar Almanya bayrağı altına girmesi sağlanmış ve halkı bitap düşüren iç siyasi kavgalar sona erdirilmişti. Üstelik bunların hepsi bir tane bile kurşun sıkılmadan, bir cephede bile savaşmadan, Avrupa’ya “haklı olduklarını” göstererek gerçekleştirilmişti.

İngiltere Başbakanı Chamberlain 1. Dünya Savaşında gördükleri sebebiyle savaşa hep soğuk yaklaştığından Almanya’nın isteklerini büyük bir sabırla yerine getirmişti. Çekoslavakya’dan “Südetler” bölgesini almasına, Avusturya ile birleşmesine ve Fransa ile arasındaki askersiz bölge olan Rennes’e girmesine sesini çıkartmamıştı. Hatta Avusturya ile birleşmesi konusunda Avam Kamarasında muhaliflere şu açıklamayı yapmıştı: “İki devletin birleşme arzusu gösterdiği bir olaya bizim karışmaya hakkımız olduğunu sanmıyorum. Ancak bahis konusu bu birleşme olayında uygulanan usüller, Majestelerinin Hükümetine hiç de uygun görülmemiştir.” 



Adolf Hitler'in 1933 seçim konuşması sırasında çekilen bir fotoğraf 


Her ne kadar Hitler Chamberlain’e “Artık Avrupa’da başka bir toprak beklentisinde olmadığı” garantisini verse de, bu garantinin üzerinden 1 ay geçmeden Polonya’ya “Danzig Limanının Almanya’ya verilmesi ve Doğu Prusya’ya giden yol için koridor yaratılması” isteğini bildirdi (Danzig, Almanya’nın Versailles Antlaşması ile elinden alınmış ve Doğu Prusya ile kara bağlantısının kesilmesine sebep olmuş olan bölge olmasının yanında, ticari öneme sahip bir liman kentiydi ve Alman halkı bu bölgeyi gerçekten çok arzuluyordu). Bu isteği bildirdikten 3 hafta sonra ise Çekoslavakya’daki iç karışıklıktan yararlanarak Çekoslavakya Devlet Başkanı Hacha ile anlaşıp, bütün Çekoslavakya’yı işgal etti.

Artık Almanya’nın amacının ne olduğunu yavaş yavaş anlayan Fransa ve İngiltere, “Polonya’nın toprak bütünlüğünü garanti eden” bir nota verdiler. Bu Hitler’i şaşırtsa da yolundan alı koymamıştı. Hatta bu ekmeğine yağ sürmüştü. Çünkü Polonya’nın üzerinde Sovyet Rusya da hak iddia ediyordu. Adolf Hitler 22 Ağustos 1939 günü Berlin’de topladığı Alman Yüksek Komuta Heyeti’ne şunları söylüyordu: “…Batılılar, Polonya meselesi yüzünden bizim Ruslarla çatışmaya gireceğimize bel bağlamış gözüküyorlar, ama yanıldıklarını acı bir şekilde anlayacaklar. Dört gün önce Ruslarla anlaştık ve yarın “Ribbentrop Rus-Alman Saldırmazlık Antlaşmasını Moskova’da imzalayacağız…” Ertesi gün, Alman-Sovyet Saldırmazlık Paktı imzalanmış ve İngiltere ile Fransa’nın bütün planları suya düşmüştü. Hiçbir İngiliz ve Fransız yetkili buna inanmak istememiş ve “Faşist” Almanya ile “Komünist” Rusya’nın birbirine yakınlaşmasına ihtimal vermemişti. Fransa Başbakanı Daladier bu durumun “bir gazetecinin balon haberi olabileceğini, kesinkes araştırılmadan uykusunun bölünmemesini” emretmişti. 


O güne kadar “komünist” olduğu için hem İngilizlerin ve Fransızların hem de Almanların mümkün olduğunca kendisinden uzakta tutmaya çalıştığı Rusya, Polonya mevzusu sebebiyle değere binmiş ve kendisi için en karlı anlaşmayı teklif eden –Polonya’nın doğusunu teklif eden- Almanya ile Saldırmazlık paktını imzalamıştı. Her ne kadar hem Hitler hem de Sovyet Rusya lideri Stalin, bu paktın geçici olduğunu bilse de, bu sayede Almanya Polonya’yı işgal ettiğinde hem batıda Fransız ve İngilizlerle hem de doğuda Ruslarla savaşarak 2 büyük cephede ezilme tehlikesinden kurtulmuş, Rusya büyük savaşa girmeden önce 2 yıl kadar zaman kazanmış ve Fransa ve İngiltere ise Almanya karşısında hep koz olarak kullandıkları faşizm karşıtı Rusya’yı kaybederek büyük bir darbe almıştı.

Ve 1 Eylül 1939 günü sabaha karşı 05:45’te bütün Dünyanın kaderini değiştirecek olan savaş başlamıştı. Alman motorize birlikleri saldırıya başlamış fakat henüz resmi olarak “savaş” duyurusu yapılmamıştı. Ne Polonya Hükümetine “nota” verilmiş ne devlet radyosundan “savaş ilanı” yapılmıştı. Sabaha karşı Alman radyosunda yapılan duyuru “Polonya hudut birlikleri bu gece sabaha karşı Gleiwitz’de Alman hududuna tecavüz ederek Alman askerlerine kayıplar verdirmişler, radyo verici istasyonunu tahrip etmişlerdir. Polonya’daki Alman azınlığa karşı katliam da devam etmektedir. Bu durum karşısında Alman ordusu olaya el koymak zorunda kalmış ve cezalandırma harekatına başlamıştır.” şeklindeydi. Almanların kendileri içinde düzenlediği propaganda amaçlı Gleiwitz saldırısı savaş için bahane olarak öne sürülmüş ve savaş başlamıştı.



Polonya bu saldırıyı bekliyor ve hazırlık yapmak istiyordu. Fakat Fransa’nın “diplomatik olarak bu sorunu çözme” ümidi Polonya’nın elini kolunu bağlıyordu. 30 Ağustos sabahı askerlerini Alman sınırına taşıma kararı alan Polonya Genelkurmay Başkanı Edward Rydz-Śmigły Fransa’nın baskısı sebebiyle bu kararından vazgeçmişti. Bu kararın ardından 48 saat geçmeden Alman birlikleri Polonya sınırına girmişti. 


Almanya saldırılardan yaklaşık 5 saat sonra, Adolf Hitler’in radyo yayınıyla “savaş ilanını” duyurmuştu. 3 Eylül günü sabah 9:00’da İngiltere Almanya’ya ültimatom göndererek “Eğer 3 Eylül günü saat 11:00’a kadar Alman birliklerinin derhal çekileceği konusunda kesin güvence verilmezse, bu saatten itibaren İngiltere kendisini Almanya ile harp halinde kabul edecektir.” Yaklaşık 2 saat sonra Fransa da İngiltere’nin baskısıyla ültimatomu yollamış ve hangi tarafta olacağını seçmişti. Bu karar özellikle savaşın ilk yıllarında Fransa’yı büyük bir hezimete sürükleyecekti.

Savaş tüm hızıyla devam ediyordu. Almanya 1935’te yaptığı büyük sanayi atılımı sayesinde Polonya’ya 6 Panzer tümeni, 4 motorlu tümen ve 39 piyade tümeniyle taarruza başlamışken, Polonya’nın bütün elinde bulundurduğu tankların toplamı 100 kadardı ve hepsi eskiydi. Alman tanklarını, Polonyalı süvariler ellerinde kılıçlarla at üstünde durdurmaya çalışıyordu.

Üstelik Alman tankları, General Heinz Guderian’ın kendisini büyük üne kavuşturacak olan Blitzkrieg (Yıldırım Savaşı) taktiğini en iyi şekilde uyguluyorlardı. Tanklar hiç arkasına bakmadan düşman cephesini 150 kilometre kadar yarıyor ve kuşatıyor, arkasından gelen motorize birlikler ise kaçmaya çalışan düşman askerlerini imha ediyordu. Bu dünyada hiç görülmemiş bir saldırıydı ve ilk defa Polonya karşısında denenmişti. Alman hava kuvvetleri ise hiç boş durmamış ve daha Polonya Hava Kuvvetleri havalanamadan hepsini havaalanında yakalamış ve düşman hava kuvvetinin %95’ini tahrip etmişti.

İngiltere ve Fransa’nın Almanya’ya savaş ilan etmesi sözde kalmış, İngilizler ve Fransızlar seferberlik yapadursun, Almanya 8 günde Varşova kapılarına dayanmış ve 350 kilometre yol katetmişti. Düşmanın 19 tümen askerini kuşatmayı da başarmıştı. 



Alman komutanları düşmanın ordusunun büyük bir kısmı imha edildiği için Varşova’da ufak bir direniş olduğunu ve büyük bir saldırının gerekli olmadığını, kuşatmada bekleyerek şehrin kendiliğinden teslim olmasını beklemenin doğru olduğunu düşünse de, Hitler “Düşmanın başkentinin teslim olmasını beklemenin saçma olduğunu ve oranın düşmanın direniş kalesi olduğunu hatırlatarak tank ve uçaklarla şehrin dövülmesini istediğini” emrediyordu. Şehir Hitler’in emriyle dört gün hava bombardımanlarına maruz kalmış ve 27 Eylül günü teslim bayrağını çekmişti. 

Bombardımanın ardından Varşova
Fransa ve İngiltere’de politikacıların “en az 1 yıl dayanır” dediği 2 milyon askeri olan, 33 milyon nüfusuyla Avrupa’nın en kalabalık ülkelerinden biri olan Polonya, 19 gün içinde başkentinin kapılarına dayanan Alman zırhlı birliklerini görmüştü. Daha İngiltere ve Fransa savaş için seferberlik yapamadan Hitler’in ordusu Polonya Kuşatmasını bitirmiş ve düşmanı 1 aydan kısa bir sürede tamamen teslim almıştı. 

Son bombardımandan sonra Varşova’ya giren Alman dış istihbarat elemanı Walter Schelenberg gördüklerini şöyle anlatmıştı: Tanıdığım güzel şehrin ne hale geldiğini görünce donakaldım. Açlık çeken, vücudu yanmış, kolları bacakları kopmuş acı içindeki insanlar… Gece, hava bir hayli soğuktu ve toz duman bulutları şehrin üzerine asılmış gibiydi. Her yerden yanmış cesetlerin mide bulandırıcı kokusu geliyordu. Hiçbir tarafta su akmıyordu. Kuşatılmış bir iki sokakta direniş hala devam ediyordu fakat her şey büyük bir sessizliğe bürünmüştü…” Polonya’da halk işgalden sonra artık o kadar zor duruma düşmüştü ki, vatandaşlar sokakta boylu boyunca uzanan ve henüz çürümeye başlamamış atlardan et parçaları kopartıp yaktıkları ateşte pişirerek açlıktan ölmemeye çalışıyordu.





Fransız general Chauvineau’nun “Durmadan yürümek zorunda olan bir serseriye benzeyen tankın korkulacak bir silah olmadığı” yönündeki düşünceleri ve ona güvenip “tankların topçu desteği olmadan ilerleyemeyeceğini ve dolayısıyla hareket menzillerinin kısıtlı olduğunu düşünenler şöyle bir dursun, bu savaşın en güzel dersini Yıldırım Savaşı’nın mucidi General Heinz Guderian vermiş ve anılarında da şu şekilde anlatmıştı: Başarılı bir tank muharebesine dayanan bir taarruzda zaferin mimarı piyade değil, tanklardır. Zira tank taarruzu başarısızlığa uğradığı taktirde tüm harekat başarısızlığa uğramış sayılır. Buna karşılık tanklar başarıya ulaşırsa ardından zafer gelir. Zırh koruması ile hareket ve sürat, tank silahlarının sadece iki muharebe özelliğidir. Tankın en önemli özelliği ateş gücüdür. 





1 Eylül 1939 günü itibariyle yüzlerce milyon insanın hayatını değiştiren, 40 milyona yakın insanın ise ölümüne sebep olan ve yaklaşık 6 yıl sürecek olan 2. Dünya Savaşı, Almanların güç gösterisiyle bütün dünyayı şaşırtarak kazandıkları zaferle başlamıştı. Fakat Alman Hava Mareşali Goering’in mırıldandığı sözler durumu en güzel şekilde özetliyordu: Eğer bu harbi kaybedersek, Tanrı yardımcımız olsun.”


Yazar notu: Bugüne kadar genelde 2. Dünya Savaşı konusunda aklıma esen konuları kronolojik sıralama olmaksızın yayınladım. 12/12/12 tarihinde askere gitmeden önce, yazarlık yaptığım Felsebiyat dergisindeki yazılarımdan ve burada yazdığım yazılardan oluşan kısa bir İkinci Dünya Savaşı yazı dizisi hazırlamayı planlıyorum. Umarım yetiştirebilir, krolonojik sırayla sizlere sunabilirim.








7 Eylül 2012 Cuma

6-7 Eylül Olayları 2. Bölüm: Ve Büyük Utanç Başlıyor...

Kalabalık sloganlar atarak İstiklal Caddesi'nde Rumların sahibi olduğu dükkanlara yöneliyordu. Bir çoğunun elinde kamyonlarla İstiklal Caddesi'ne indirilmiş olan sopalar, baltalar, kazmalar vardı. Kimisi ise kendisi getirmişti sopasını, baltasını... Hepsinin ağzında aynı slogan vardı ve bu slogan bütün Taksim'i inletiyordu: "Kıbrıs Türktür Türk kalacaktır, Rumlar p.çtir, p.ç kalacaktır!"





Hareketin öncülüğünü yapanlarsa, dönemin aklı başında gençleri olan üniversite öğrencileriydi. "Kıbrıs Türktür" derneğinin provokasyonu sonucu bu yürüyüşe başlayan üniversiteli milliyetçi gençler, halka önderlik ediyordu. Fakat kalabalığın yürüyüşle sakinleşecek gibi bir tavrı yoktu. Üniversiteli gençler yerlerini öfkeli kalabalığa bırakmak zorunda kalmıştı... Çevre illerden "İstanbul'u gezmek amacıyla" getirilen insanlar da milliyetçilerin provokasyonuyla meydana yönelmişti. 

6 Eylül akşamı saat 7 sularında olaylar başladı. Öfkeli kalabalık Rumların bütün dükkanlarına saldırıyor, camları kırıyor, kapıları söküyor, içerideki değerli değersiz ne varsa sokağa döküp paramparça ediyordu. O gün orada olan ve fotoğraf makinesiyle çekimler yapan Ara Güler "Vitrinde ayakkabı gören, camı kırıp eski ayakkabılarını atıyor, onları giyiyordu. Palto gören hiç düşünmeden o paltoyu vitrini indirerek alıyordu. Kimisi 3-4 tane paltoyu üst üste giyiyordu." diyerek özetliyordu. 

Rumlara ait ne varsa paramparça edilmek için sıradaydı. Rum matbaaları, gazete ofisleri, Yunan seyahat büroları... Hepsi sırayla yağmalanıyordu. Fakat kalabalıkta provokatörler bağırıyordu: "Can kaybı yok! Sadece mallara zarar verin! Can kaybı olmayacak!". Artık halk o kadar kontrolden çıkmıştı ki, hedef sadece Rumlar değildi. Yahudi, Ermeni tüccarlar da hedef alanına girmiş ve Gayrimüslimler mallarını bırakarak kaçmaya çalışmıştı. 

Bu sırada Başbakan ve İçişleri bakanı ne mi yapıyordu?

Adnan Menderes ve kurmayları, kalabalık toplandığında Taksim'den geçmiş ve Haydarpaşa'ya ulaşmıştı.
Buradan Londra'da bulunan Dışişleri bakanı Fatin Rüştü Zorlu'ya "İstanbul'daki olaylar" hakkında bilgi veren Adnan Menderes, sonrasında İstanbul'u terk edip Anadolu Ekspresiyle Ankara'ya doğru yola çıkmıştı. Ancak olaylardan 4 saat sonra, yani akşam 9 gibi Sapanca'da trenden inip, otomobille İstanbul'a dönmeye karar vermişlerdi. Bu sırada polis kalabalığı dizginlemekte yetersiz kalmış ve yardıma çağrılan ordu henüz gelmemişti. Dönemin İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay 1960 yılında başlayan Yassıada duruşmalarında "askerleri bilerek göndermediği için" ordu komutanını suçlayacaktı. 

Hükümetin Londra Konferasında Fatin Rüştü Zorlu'nun elini güçlendirmek için planladığı bu gözdağı planı, kendilerinin kontrolünden çıkmış ve hiç kimsenin tahmin etmediği bir yola doğru gitmişti.

Halk iyice çığrından çıkmış, üst katlardaki beyaz eşya mağazalarından buzdolaplarını, çamaşır makinalarını aşağıya atıyor ve atarken "Kaçın! Çekilin" diye birbirlerini uyarıyorlardı. Ara Güler "Ben bir kaç kişinin piyanoyu ittirip 2. kat vitrininden atmaya çalıştığını gördüm, adamlar atarken "Durun bekleyin, hazır değilim, piyanonun havada resmini çekeyim" dedim ve beni beklediler. Sonrasında fotoğrafı çektim." diyordu. 


Olaylar sadece İstiklal Caddesi'nde kalmadı. Polislerin yetersizliği, provokatörlerin kontrolü yitirmesi, askerin henüz devreye girmemesi sonucu halkı dizginleyen bir kurul olmayınca yağma Beşiktaş, Dolapdere ve Ortaköy'e, sonradan İzmir ve İskenderun'a taşındı. İzmir'de aynı gece bir kilise ve Rum Konsolosluğu yakıldı. İstanbul'da durum daha da kötüydü. 80 kilisenin 70'i tahrip edildi. Din adamları ise halk tarafından zorla sünnet edilmeye çalışıldı, bir papaz öldürüldü bir diğer papaz ise acımasız işkencelere maruz kaldı. Kimi yerlerde Rum mezarlıkları kırıldı, bu da yetmedi, mezarlıkların içindeki bedenler dışarıya çıkartılarak tekmelendi. Bazı Rum kadınları defalarca tecavüze uğradı, aileleri ise bunları izlemek zorunda kaldı. 

Olaylar o kadar büyüdü ki, artık Türk mal sahipleri de korkar oldu. Kimi Türk esnafı dükkanını yağmadan korumak için Türk bayrağı astı, kimi Atatürk resmi ya da heykeli koydu, kimi ise vitrinine eski harflerle "Burası bir Müslümanın malıdır." yazdı. Bir dükkan sahibi ise, dükkanını yağmalamaya gelen insanlara müslüman olduğunu "pantolonunu indirip, sünnetli olduğunu göstererek" kanıtlamaya çalıştı!
Bazı aklı başında insanlar ise elinden geldiğince Rumları koruyordu. Tabi öncelik Rumların canını korumaktı fakat kimileri Rumların malını da koruyabilmişti. Bunlardan biri olan Manav Ayhan, olaylar çıktığında Beşiktaş'ta bulunan kilisenin önüne geçmiş ve orayı yağmayan gelenleri "Burası ibadet yeridir, buraya dokunmayın" diyerek engellemişti. 

Gece 11:30 sularında İstanbul ve İzmir'de sıkıyönetim ilan edilmiş ve askere "vur" emri verilmişti. Fakat halk buna pek aldırış etmemişti. Gece olaylar durulduğunda 11 kişi hayatını kaybetmiş, 500 kişi yaralanmıştı. Yağmaya katılan 5000 kişi askerler ve atlı polisler tarafından göz altına alındı. Askerler ancak sabaha karşı İstiklal Caddesi'ni kontrol altına alabilmişti. 

Olaylar kontrole alındıktan sonra bilanço ortaya çıkmıştı. 11 kişi hayatını kaybetmiş, 500 kişi yaralanmış, 4214 ev, 1004 işyeri, 73 kilise, 1 sinagog ve aralarında bar, fabrika, cafe tarzı işletmelerin de olduğu 5217 
mekan tahrip edilmişti. Resmi rakamlara göre 60 kadına tecavüz edilmiş olsa da, Sabancı Üniversitesi Dr. Dilek Güven'in Sabah gazetesine verdiği röportaja göre utandığı için polise gidemeyen kadınlarla birlikte bu rakam 400'ü geçiyordu. Her ne kadar Rumlara yönelik bir eylem gibi gözükse de hasara uğrayan mekanların %59'u Rumlara aitken, %17'si Ermenilere %12'si ise Yahudilere aitti.

Maddi hasarın boyutu, 500 milyon liraya yakındı. Demokrat Parti Hükümeti, Rumlara 60 milyon lira tazminat ödemek zorunda kaldı.
Manevi hasar ise, 500 yıl boyunca barış içinde bütün milletlerle birlikte İstanbul'da yaşamış olan, burayı vatanı sayan Rumların vatanlarından kovulmaları sonucu ortaya çıkmış ve zaten "Varlık Vergisi" sebebiyle Dünya gözünde azalan Türkiye'nin itibarını yerle bir ederek kendini göstermişti.

1923 yılında 100 bin Rum'un yaşadığı İstanbul'da, Varlık Vergisi ve 6-7 Eylül Olaylarından sonra göç edenlerle birlikte bugün sadece 2500 tane Rum kaldı.

Olayların sorumluluğu 1955 yılında Komünistlerin üzerine yıkıldı. Önde gelen Komünistler tutuklandı ve olaydan sorumlu tutuldu. Aziz Nesin, Kemal Tahir gibi fişlenmiş komünistler hapse atıldı. Fakat o dönem muhalefet partisi lideri CHP'nin başkanı İsmet İnönü'nün "suçluları yakalamak yerine suçsuz insanları suçlayıp onlara işkence yapılıyor" diyerek bu duruma karşı çıkması sonucu hepsi serbest bırakıldı. 
Sonrasında mahkemenin kararıyla olay halkın üzerine kaldı ve kimse ceza almadı. 

Atatürk'ün evini bombalayanın ise Oktay Engin'in azmettirmesi sonucu Hasan Uçar isminde Selanik'te okuyan bir Türk olduğu belirlendi ve Kıbrıs Türktür Derneği başkanı Hikmet Bil ile birlikte tutuklandı. 
27 Mayıs 1960'ta yaşanan ihtilalden 1 hafta sonra ise dönemin Başbakan Yardımcısı Fuat Köprülü mahkemede olayların "Fatin Rüştü Zorlu'nun ilhamıyla Adnan Menderes tarafından yapıldığını" söyledi.


Adnan Menderes (solda), Fatin Rüştü Zorlu (sağda)
Adnan Menderes her ne kadar mahkemede "MAH (dönemin Milli İstihbarat Kuruluşu) görevlilerinin dinlenmesi için çağırılmasını" istese de, bu talebi reddedildi ve 6-7 Eylül Olaylarından sorumlu tutuldu. Adnan Menderes ve Fatin Rüştü Zorlu "Rum vatandaşların kamu haklarını ortadan kaldırmayı hedefleyen bir cemiyet kurmak ve Türk vatandaşlarını Rumların malını tahrip etmek için harekete geçirmekten" 6'şar yıl hapis cezası aldılar. Yunan mahkemelerince azmettirici olduğu iddiasıyla 3 yıl hapis cezası alan Oktay Engin ise beraat etti. Sonrasında İstanbul Hukuk Fakültesini bitiren Oktay Engin, sırasıyla Çankaya Kaymakamlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü Siyasi İşler Müdürlüğü ve Nevşehir Valiliği yaptı. 

Olayların en büyük dayanak noktası olan "Kıbrıs Türktür Cemiyeti" Başkanı Hikmet Bil'in ismi ise, Kıbrıs'ta bir sokağa verildi...

6 Eylül 2012 Perşembe

6-7 Eylül Olayları Yazı Dizisi 1. Bölüm : Olaylar Nasıl Gelişti?

Türkiye için utanç günleriydi bunlar...
O dönem tribünlerin efsane gözüyle baktığı Lefter'in evi, iki gün önce Büyükada sokaklarında sohbet ettiği, çayını içtiği arkadaşları tarafından taşlanmış, içeriye girmeye çalışılmış ve Lefter altı patlar silahıyla kapı önünde bütün gece nöbet tutmak zorunda kalmıştı. Kapı önündeki bağırışlara ise kulaklarını tıkamaya çalışıyordu Lefter, en yakın arkadaşları "Vurun şu gavura!" diye bağırıyordu çünkü...






İlk resimde Türkiye Cumhuriyeti Cumburbaşkanı
Celal Bayar Yunanistan Kralı 1. Paulos ile birlikte.
(1952)
İkinci Resimde Kral 1. Paulos ve eşi Fener Rum
Patriği ile birlikte. 
1945'ten sonra, 2. Dünya Savaşı'nı takip eden yıllarda, Türk-Yunan ilişkileri çok ilerlemiş; "eski düşman yeni müttefik" sloganları dolaşır olmuştu. Yunan Kralı ülkemizi ziyaret ediyor ve halkın sevgi gösterileriyle karşılanıyor, dönemin Cumhurbaşkanı Celal Bayar Yunanistan'a gidiyor ve halk çiçeklerle karşılıyordu.

Fakat 1953'te bu dostluk bir anda bitti...

1953 yılında, Kıbrıs'ta başlayan "İngilizlere karşı bağımsızlık mücadelesi" sonrasında, "ENOSİS"*  gündeme gelmiş ve Kıbrıs'ın Yunanistan'a bağlanması istemişti. EOKA (Kıbrıs Savaşçıları Ulusal Örgütü) kuruldu ve Yunanlarla birleşmek için çalışmalar başladı. Bu durum hem İngilizlerin hem de Adnan Menderes'in iştahını kabarttı. İngilizlerin toprak kaybetmemek için adayı birbirine düşürme planı ile Adnan Menderes'in oy toplama planı birbiriyle örtüşmüştü. Türk halkı Kıbrıs'ın Türk toprağı olduğunu söylüyor ve Hürriyet gazetesi "Kıbrıs Türktür" manşetleri atıyordu. Zamanla bu manşet, bir örgüt ismine dönmüştü.

* ENOSİS: Kıbrıs'ı Yunan toprağı yapma fikrine verilen isim.

1954 yılında Yunanistan, Birleşmiş Milletler'e "Kıbrıs'ın kendi kaderini tanıma hakkı" verilmesi için referandum teklifi yaptı. Fakat Türkiye buna karşı çıktı. Adnan Menderes Birleşmiş Milletler'de "Eğer İngiltere adadan çekilecekse, Kıbrıs Türkiye'ye verilmelidir" dedi. 24 Ağustos 1955 yılında Liman Lokantasında yaptığı basın toplantısında ise "Kıbrıs Yunanistan'ın olmayacaktır" açıklamasını yaptı.

Zaten hasat yeteri kadar iyi olmadığı için, Adnan Menderes'in kurduğu "Tarım Devleti'nin" ekonomisi zayıflamış, halkın Adnan Menderes'e güveni azalmıştı. Adnan Menderes bu durumu oy kaynağı olarak düşündü ve başarılı da oldu.


Albay Grivas'ın fotoğrafıyla birlikte basılmış
 ENOSİS posteri. 
Adada Albay Grivas'ın EOKA'nın başına geçerek kan dökmeye başlamasıyla, Adnan Menderes İngiltere'ye "katliam ve tecavüzün yaşanacağı endişesiyle" bir nota verdi. İngiltere iki ülkeyi Londra'da konferansa davet etti ve konferans 27 Ağustos'ta başladı. Konferans başladıktan sonra Türkiye'yi temsil eden Fatin Rüştü Zorlu "Dengeler Yunanistan'dan yana, orada (Türkiye'de) bir şeyler yapılmalı" diye şifreli telgrafı Ankara'ya yollamıştı.

Bu telgraftan sonra Konferans salonunun önünü Kıbrıslı Türk göstericiler sarmış ve "24 milyon Türk adına, Yunanistan'ın asla Kıbrıs'ı almasına izin vermeyeceğiz" pankartı açmış, İstanbul'da on binlerce insan sokağa dökülmüş, kimi kaynaklara göre ise; bu kalabalığın yeterli olmayacağı düşünülerek şehir dışından "İstanbul'u gezmek için" kamyonlarla, trenlerle yoksul insanlar getirilmiş ve bu insanlara yol boyunca Milliyetçiler tarafından propaganda yapılmıştı.

Türk gazeteler "Patrikhane'nin Kıbrıs Rumlarına para gönderdiğini" iddia ediyor, Kıbrıs ile İstanbul'da yaşayan Rumların ENOSİS için EOKA örgütüne para yolladığını yazıyor ve İstanbul'da yaşayan 60 bin Rum vatandaşı hedef gösteriyordu.
"Kıbrıs Türktür" derneği Rumların çoğunlukta olduğu mahallelerde şubelerini açmış ve görgü tanıklarının anlattığına göre nerede Türk, nerede Gayrimüslim yaşıyor hepsini listeye almışlardı. Hatta kimi yerlerde Rumların dükkanına kırmızı haç işaretleri konmuştu. 


Hikmet Bil (sağda)
5 Eylül 1955 günü (olaylardan bir gün önce), Adnan Menderes "Kıbrıs Türktür" Derneği Başkanı Hikmet Bil ile bir görüşme yaptı ve Kıbrıs'ın durumunu sordu.
Hikmet Bil, "Kıbrıslı Türklerin kendilerini savunmak için silaha ihtiyaç duyduğunu ve Kıbrıs'ta onları temsil eden Doktor Küçük'e (Fazıl Küçük) silah gönderilmesi gerektiğini" söylemiş ve Adnan Menderes'ten şu cevabı almıştı: "Ben silah yollarsam, o silahlar bir şekilde Rumların eline geçer. Silah yolladığımız açığa çıkarsa da savaşa gireriz. Böyle bir riski alamam."
Bunun üzerine Hikmet Bil, "Doktor Küçük'ün muayenehanesini her gün İtalyan, Çekoslovak silah tüccarları ziyaret ediyor. Biz Türk halkından dernek için 120 bin lira para topladık. En azından bu parayı oraya ulaştıralım" diyerek Adnan Menderes'in onayını istemiş, Adnan Menderes de "Tamam siz parayı Maliye Bakanlığı'na verin, biz MİT ile onu Doktor Küçük'e ulaştırırız." cevabını vermişti.


İstanbul Ekspres'in 6 Eylül 1955 günü 2. baskısı manşeti
Fakat görüşme böyle bitmez. Adnan Menderes "Sabah beni Fatin Rüştü Zorlu aradı. Konferansta durumum zorda, yardım edin" dedi" diyerek Hikmet Bil'e aslında ertesi gün neler olacağının sinyallerini verir. Hikmet Bil bu durumu şöyle açıklıyordu: "Ben gitmeden önce İçişleri Bakanı, Başbakan ve İstanbul Valisi sohbet halindeydi. Ben yanlarındayken bana bir şey söylemediler. Fakat ertesi gün yaşananlardan sonra benim anladığım kadarıyla plan şuydu; MİT'in görevlendirdiği biri Atatürk'ün evine bile değil, evinin bahçesine bir bomba atacak, bomba patladıktan sonra Türkiye'de gazeteler ve radyodan "Rumlar Atatürk'ün evini bombaladı" haberleri çıkacak, İstanbul'da olaylar başlayacak, bir kaç cam kırılacak, Valinin desteğiyle önceden haber almış olan polis olayları durdurmaya çalışacak ve bu sayede Fatin Rüştü Zorlu'nun eli kuvvetlenmiş olacaktı. Londra'daki görüşmeler sırasında "Bakın Rumlar Atatürk'ün evini bombaladı, İstanbul'da olaylar çıktı" diyebilecekti."

6 Eylül günü saat 13:00'te devlet radyosundan "Atatürk'ün evinin bombalandığı haberi" duyurulmuş ve dönemin istihbarat örgütü MAH'a bağlı olan İstanbul Ekspres gazetesi günlük tirajı 20 bin iken, sadece öğlen baskısında 290 bin gazete basıp, Atatürk'ün evinin bombalandığını duyurduğu gazeteleri kapış kapış sattı.


Gazete manşeti "Atamızın evi bomba ile hasara uğradı." şeklindeyken, alt tarafında "Kıbrıs Türktür" Derneğinin açıklaması yer alıyordu: "Mukaddesata el uzatanlara bunu en ağır şekilde ödeteceğiz."

Bundan sonra akşam saat 17:00 sularında gençler ellerinde pankartlarla toplanmaya başlanmış ve "Kıbrıs Türktür, Türk kalacak" sloganlarıyla Rumların en çok bulunduğu İstiklal Caddesine yürüyüşe geçmişlerdi...

Yazının ikinci ve son bölümüne buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.

15 Ağustos 2012 Çarşamba

Holodomor... Ukrayna'da Açlığın Tanımı

Holodomor... Ukrayna dilinde "açlıkla ölmek" anlamına geliyor ve Ukrayna'nın soykırım olarak saydığı büyük bir olay... Stalin'in "Avrupalıların 150 yılda gerçekleştirdiği devrimi 5 yılda yapmak zorundayız" demesinin sebebi, ülkesinin çağdaşlıktan ve moderniteden uzak olması ve güçlü bir endüstrisinin olmamasıydı. Bu yüzden uyguladığı 5 yıllık kalkınma planının en büyük adımı, çiftçilerin ürettiklerini ihraç ederek, gelen parayı kaynak olarak kullanmaktı.

Plan işe yaradı da, Rusya gerçekten 1941 yılında, 2. Dünya Savaşı'na girmeden önceki haline göre çok bir sanayiye sahipti. Sanayi üretimi %100'den fazla artmış, modernizm oranıysa inanılmaz oranlarda yükselmişti. 


Fakat bu reform, ülkenin en büyük tarım kaynağı olan Ukrayna'da başlatılmıştı. Ukrayna'da köylüler zorla devlet için üretime yönlendirilmiş, toprak sahiplerinin toprakları ellerinden alınıp kamulaştırılmış, itiraz edenler çalışma kamplarında sürgüne gönderilmiş, isyan edenler anında infaz edilmişti. Zaten ellerindeki hasat mevsimsel şartlar sebebiyle düşükken, köylüler kendileri için bir kilo buğday bile ayıramazken, devlet bütün buğdayları Avrupa'ya satarak fabrikaların kurulmasını sağlıyordu.  Hırsızlığı engellemek için, cebinde bir buğday tanesi bulunan köylülerin idam edilmesi bile söz konusuydu. 

Ukrayna'da 1933 yılında, sadece bir ayda 100 bin insan açlıktan ölmüştü.

Bu dönemde gazetecilerin kıtlık haberlerini incelememesi için Ukrayna topraklarına giriş ve çıkışların devlet izniyle gerçekleştirilmesi yönünde bir kararname imzalandı. O dönem Ukrayna'yı terk etmeye çalışan insanlar ise geri yollanarak açlığa ve dolayısıyla ölüme terkedildi. Öyle ki devlet, çocuk esirgeme kurumlarındaki çocukları bile açlığa terk ederek ölümlerini izlemişti.

İnsanlar açlıktan ölürken ve yiyecek hiç bir şeyleri yokken, Rus hükümeti Ukrayna'daki bütün tahıl depolarını ağzına kadar doldurmuş ve ihraç etmek ya da başkente yollamak için bekliyordu. Depolardan taşan patatesler açıkta dikenli tellerle çevrilmişti ve oraya yaklaşmanın cezası askerlerin açtığı ateşle ölmekti.

 Bu kıtlık ve açlığı haber alan Avrupa devletleri, bu topraklara yardım yollasa da Sovyet hükümeti "kıtlığın varlığını reddederek" yardımları geri çeviriyordu. Devlet, çiftlikte çalıştırılan hayvanların yemini eksik etmezken, onların yanında çalışan insanları görmezden geliyordu. Hayvanların yeminden çalmaya çalışanları öldüresiye dövüyorlardı. 1933 yılının baharında her gün yaklaşık 10 bin kişi açlıktan ölüyor ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği bunu görmezden geliyordu.

Bu sömürü, bir sonraki yıl, 1934 yılında da üretimin mevsimsel şartlarla iyi olmasıyla devam etti. Fakat nüfusun büyük bir kısmı ya ölmüş ya da çalışma kamplarına gönderilmişken Rus hükümetine muhalefet edecek kimse yoktu. 
 

1941 yılında, Ukrayna'yı işgal eden Nazi Almanyası büyük bir hata yaparak, zaten Stalin'den nefret eden, Rusların varlığındansa, Almanların varlığını tercih eden Ukraynalıları besleyerek üretimini kullanmak ve orada kendilerine bağlı bir uydu güç oluşturmak yerine, Stalin'den daha beter şartlarda onları çalıştırarak resmen Ukraynalılara Stalin'i aratmışlardı. Bir çok tarihçinin, Almanya'nın Rusya işgali sırasında "büyük bir hata" olarak gördüğü bu olay, Hitler tarafından "Ari ırkının üstünlüğünü göstermek" olarak düşünülmüştü.



Ukrayna'nın soykırım olarak adlandırdığı "Holodomor" olayını, yeryüzünde şu ana kadar tanıyan 26 ülke vardır. Holodomor Soykırımını tanıyan ülkelere İspanya, Amerika, İtalya, Azerbeycan, Kanada, Polonya, Gürcistan, Slovakya gibi ülkeler ve Avrupa Birliği de dahildir.

Holodomor Soykırımında yaklaşık 7-8 milyon insan açlıktan öldüğü tahmin edilmektedir. Ölenlerin %82'si Ukraynalı'dır.

15 Temmuz 2012 Pazar

Srebrenitsa Anısına: Gönderilmemiş Mektup...


Gözbebeğim;Yağmur yağıyor,güneş açıyor ve sonra tekrardan yağmur başlıyor. Pencereye damlalar vuruyor,ben yine seni hatırlıyorum. Birkaç ay öncesine gidiyorum,korkuyorum... Yıllar önce verdiğin mızıkayı cebimden çıkarıp çalıyorum bazen...


Bu dört duvara alıştım. Şayet vaktinden önce özgürlüğüme kavuşursam,seni bulamamaktan korkuyorum. Sadece benimsediğim seni... ''Esaret'in Bedeli''nde  kütüphane görevlisi yaşlı Brooks'un korkusu ya da. Sahi ben ne yapacağım? Uzun bir geçmişi ardında bırakmış ben...
''Her şey zaman da'',diyordun. Zamanı sadece bir yalan olarak görüyordum,avutulmak için bir söz,kendini kandırmaca. Zamanı yenmek için yazı yazıyorum sana,güya alışıyorum... Ama hayır,birlikte geçirdiğimiz zamanı iyi pişmemiş bir yemek gibi koyuyor önüme. Belleğim şirazesinden çıkıyor. Trajedi... Bazı geceler aksediyor ama,çekilmez oluyor öyle zamanlarda. Bir şey hatırlıyorum,tek bir hareketten oluşan alakasız bir anı...

Beş yaşında bir çocuğa ölümü nasıl hatırlatırım? ''Özgürlüğüne kavuşmuş insan'' sıfatı mı?
İçimi dökmek istiyorum,bir kerecik olsun özgürlük...Bazı pişmanlıklarım var...Anlattım mı bilmiyorum,hızlı adımlarla otobüs durağına gidiyordum bir akşam. Ankara yine soğuk,yine yağmurlu,tam kavuşmuşken bilinmeyen bir sebepten ötürü yine ayrılan iki aşık gibi....
Durağa yaklaştım,stresliyim,uykusuzluk sersemletmiş,dalgınım,işin özü mutsuzum. Sen yoktun bir kere hayatımda...

Yaklaşık 10 dakika sonra başka bir semtin otobüsü geldi,gideceğim yerden geçmiyordu biraz yürümem gerekiyordu. Diğer taşıtı bekleyemedim,kart bastım. Oturdum hemen cam tarafına. İki haftadır süründürdüğüm romanı arıyorum çantamda. Karşı tarafa bakmıyorum pencereden görüntüler akıyor. Karşımdaki çocuğun ayakları üzerimde,rahatsız ediyor dizime çarpıyor. Klasik yaramaz çocuk hareketleri diyorum ama içten içe sinirleniyorum. Sonra otobüs aniden fren yapıyor,çocuk ağlamaya başlıyor sessiz sessiz. Annesi teselli ediyor. Kitaptan başımı kaldırıyorum,çocuğun gözleri donuk...O an dünya başıma yıkıldı... Kör bir çocuğa dünyayı nasıl anlatırsın?

''İnsan bazı sahneleri unutamıyor'',diye başladın bir gün. ''Benimde aklımdan çıkmayanlar var...Tam perde kapanacakken omuzlarımdan tutup dudaklarıma yapışan bir erkek gibi...'' Sonra uzun bir cümle daha kurdun o gün,dinleyemedim. Bir erkek ismi söyledin, ''seviyorum'',dedin. Yanından yürüyüp geçtim,yıldız tozu gibi kar yağıyordu. Zorla yaşamaya çalışmak bu olsa gerek... Akgün Akova'nın aşk üzerine söylenmiş en güzel sözü geldi aklıma,alt yazı olarak geçti gitti...
'' Kendisini kırmayan çocuğa aşık olur oyuncak;
ve değil mi ki aşk,
oyuncak sanıp yatağımızda sakladığımız
içi bencillik dolu bir silah...''

Zira erkek kardeşin bana mani olmasaydı,senle konuşmama izin verseydi,onun yerine seni öldürebilirdim... Fazla içmemeliydim. Hep ''-meli\ -malı'' değil mi hayat?
Ve her iki durumda özgürlüğümün benliğimde öylece kalmasına mani olamıyor...
Doğum günümde onlarca mektup vermiştin bana,sonra çikolata kağıtlarında yazan şiirler.  O mektupların birinde Boşnak iki aşığın hikayesini yazıp okumuştun bana:



Admira Müslüman, Bosko ise Hristiyan; fakat her ikisi de Slavdır. Hikayeleri Saraybosna'da ki sivil savaş döneminde başlar.Ölüm nedenleri çok gereksiz bir sebeptendir. Sırf etnik kökenleri farklı olduğundan öldürülürler...

''Admira ve Bosko 25 yaşındaydı ve 7 yıldır beraberlerdi. 1993 de savaşın en ağır döneminde evlenmeyi planlıyorlardı. Ama onların planı savaş nedeniyle sekteye uğradı. Birbirlerine olan aşkları sınır tanımıyordu. Çözümü mümkün olmayan tek neden etnik kökenleriydi. Saraybosna da bu konuda şansları yoktu.Ya evlenmeyeceklerdi ya da memleketlerinden kaçıp gideceklerdi. Müslüman ve Sırp yetkililer onların güvenli geçişini garanti altına aldılar ve öldürmeyeceklerine dair söz verdiler. Ne var ki vaatler yerine getirilmedi. Onlar Vrbanja Köprüsü'nden geçerken, Sırplar tarafından ateş açıldı ve vuruldular. Bosko orada öldü, Admira ciddi bir şekilde yaralanmasına rağmen Bosko'nun yanına sürünerek, can çekişerek gitti, elleriyle onu kaldırmaya çalıştı ve sonunda o da Bosko'nun yanında öldü. Fakat huzurla... Askerler 5 gün boyunca onları oradan kaldırmadı. Üniversite yıllarından beri tam 7 yıldır birliktelerdi. Her ikisi de kimya öğrencisiydi. Bosko'nun ailesi şehri terketmiş olmasına rağmen o her gün Sırplar tarafından bombalanan Saraybosna da kalmayı tercih etti. Mayıs 1993'te Sarajevo'dan herhangi bir güvenli bölgeye kaçmayı planlıyordu çift. Kaçmaya karar vermişlerdi ama Saraybosna'dan kaçmak son derece tehlikeliydi. Vrbanje Köprüsü'nün bir ucunda Boşnak kuvvetleri diğer ucunda Sırp milisler vardı.Birçok kimse buradan geçmeye cesaret edemezdi çünkü her iki yakada da silahlı askerler vardı.Saraybosna halkının sadece birkaçı bu tehlikeli köprüyü geçti. Admira ve Bosko'nun şehir dışına kaçabilecekleri tek yer orasıydı....Fakat işler hayal ettikleri gibi gerçekleşmedi...''

Bir başka haber kaynağı şunları dile getiriyor. Bu serzeniş, savaşta ölen iki aşığın değil de, evlatlarının acısını unutamayan ailelerin simgesi olmuş adeta."Bosna'nın merkezine kaçarken kanlı saldırı sonucu hayatını kaybeden Sarajevo'nun Romeo ve Juliet'i olarak bilinen Müslüman ve Sırp gençler, öldürüldükten yaklaşık 3 gün sonra yan yana gömülürler. 25 yaşındaki iki aşık, Mayıs 1993'te abluka sırasında kaçmaya kalkışırlar, fakat ne yazık ki başaramazlar ve vurulurlar. Bir kurşun ayarır onları. "
Aşkları, etnik ve dini sebeplerden dolayı gerçekleşen bir ayrılığı sembolize eder. Admira'nın ailesi günlerce ağlar. Naaşları Saraybosna'nın gri gökyüzü altında birçok kurbanın gömüldüğü yer olan Lion Mezarlığı'na defnedilir. Admira'nın babası Zijah törensiz gömülen Bosko'nun , mezarından çıkartılarak asil bir şekilde gömülmesini ister.Zijah'a göre,tören yapmak önemli bir inançtır: ''Eğer bunu yapmadan ölseydim,rahat uyuyamazdım mezarımda'',der,ve onların başka bir dünyada tekrar kavuşacaklarına inanır... Bosko'nun ailesi ikinci cenaze törenine katılamaz, çünkü onlara ulaşamaz Admira'nın babası. Annesi Radmila ise, Sarajevo'da Sırp askerlerle görüşerek, çiftin cenaze törenine çok önceden gitmeye karar verir. Tek isteği, Admira ve Bosko'nun mezarlarının yan yana olmasıdır. Zijah ve eşi,çiftin ölüm yıldönümünde kalp biçiminde bir mezar taşı yapmayı planlar ve taşı kızlarının odasında hazır bir şekilde bekletirler...Son olarak Zijah'nın dile getirdiği cümle düşündürür her insanı:
'Onların ölümü bir mesajdı.' ''

Geceleri başımı yastığa koyunca düşündüğüm şeylerden bir tanesi mektuplarda yazılan şeyler. İkimiz için ne yapabileceğimi düşünüyorum. Bazen camdan dışarı bakıyorum, burdan çıkınca nereye gideceğimi. Evet kimsesiz olan ben... Bir başkasının hayatını elinden aldım, nice yaşayacağı anıları ve beni hiçbir zaman affetmeyeceksin...Tanımadığım birisinin hayatını kurtararak ölmek istiyorum. Beynimi dinlendiremiyorum düşünmekten...

Bir gün yanıma geldin, omzumda ağladın...Hangi deterjan çıkarabilirdi akıttığın gözyaşlarını.
''Dayanamıyorum'' dedin hıçkırıklara boğuldun. '' İki dünyada da dostumsun dediğim insanın bana attığı kazığı unutamamak... Evlerinin önünden her geçişimde onu hatırlıyorum, tuhaflaşıyorum, deli gibi özlüyorum...'' Sonra devam ettin: '' Bu sabah babamın küçük, hızlı damlalarla ağladığını gördüm, her gün 30 sene boyunca sabahın altısında kilometrelerce yol yürüyen, evlatları için her türlü fedakarlığı yapan babam... bu gerçekle yüzleşmeye dayanamıyorum...Geceleri yatmadan önce aynaya bakarak yüzümdeki mutlu maskeyi çıkarıyorum özümün bu olmadığını fark ediyorum...''

Bıraksaydım göz pınarların kuruyacaktı. Seni sevmeseydim şayet, ağlarken gözümden akan yaşları silme ihtiyacı duymazdım. Belki diyorum, belki bu hayatın kendisi... Ben okyanus görme hayalime yaklaşırken senin bu denli ince düşündüğünü anlayamadım. Affet... Uzun kurulan cümleleri dinleyemiyorum sırf bu yüzden. Hep birileri konuşuyor kulağımın dibinde; sesin kulaklarımda çınlıyor, izin verilmiyor anlatılanlara.

''Bir gün hayat bizi yapayalnız bırakacak sevgilim...Yaşlanacağız, belki beraber belki değil, tokurdayan kemiklerimiz bir şeyler fısıldayacak bize, aynı tastan bilmem kaçıncı kez yemek yerken, ekmek kırıntılarını parmak uçlarımızla alıp ağzımıza götüreceğiz. Horladığım için odalarımızı ayıracağız...Hafta sonları ev ödevleriyle beraber torunlarımız gelecek, biz en sevdiğimiz programı izlerken onlarda ödevlerini bir an önce bitirip bize katılmak için can atacaklar. Evlatlarımız her yaz gelenek haline getirdikleri mangal partilerini yaparken, biz salonda uyuyakalacağız etin pişmesini beklerken. Sen odada ki parkelere bakıp her çizginin bir anı olduğunu fark edeceksin, sistire çekmek isteyeceğim; fakat sen sırf bu yüzden mani olacaksın bana...En ufak torun süt isteyecek benden; fakat süt bitmiş! Azıcık su ekleyeceğim sütün üzerine,elimden ziyade yüreğim titreyerek uzatacağım bardağı küçük ellerine...Kadın programlarında yine çocuk esirgeme yurtlarında merhametsiz insanlar tarafından taciz edilen, türlü işkencelere maruz kalan ve hiç şeker yiyemeyen anne sevgisine muhtaç  çocuklar gelecek ekrana; ben ağlarken, sen kanal değiştireceksin... dolapları karıştırırken ilk içtiğimiz şarabın boş şişesini bulacağım, sana sesleneceğim '' gel ne buldum?'' diyerek. Aheste revan geleceksin yanıma ve ikimizde oracığa oturup eski olan ne varsa yad edeceğiz... Ne kadar genciz desek de ruhumuz yaşlanacak bize belli etmeden... Ben bir gün öleceğini düşünüp burnumu çekerek ağlarken yatağın bir ucunda, sen ise hastalığımız geçmediği düşüncesiyle mutfaktan getirdiğin bir bardak suyla başımda dikilerek' 'Kalk bey hastalığın bitmedi mi daha? İç şu ilacı' ,diyeceksin; ve ben beynim zonklayana kadar ağlayacağım tekrardan... Sonra akşam üzeri bilinmeyen bir saatte ucu aniden biten bir kalem gibi ruhlarımız çekilecek yavaş yavaş. Belki önce sen ya da ben, ya da ikimiz birden kopacağız hayattan...

Her dinleyişimde seni hatırladığım şarkı çalacak, başkaları sahiplenecek bu şarkıyı, bana söylediğin ilk ''seni seviyorum'' u kumsalda yürüyen bir çiftin ağzından duyacak ruhun...Pazar günleri oflamalarla geçecek ve pazartesi sendromu hep olacak başka hayatlarda da. Sınavlara çalışan gençler kafeleri dolduracak ama yan masa da keyfine düşkün birileri mutlaka olacak. Otobüsler kasislerde ani fren yapacak, köprülerde gaza basacak ve savrulacak insanlar kendi yaşamlarında olduğu gibi. Bir erkek aşık olduğu bayana tek taş pırlanta takarken, başka bir insanın özgürlüğü alınacak elinden bu pırlanta için...'' ,diyorsun sevgilim, hiç susmuyorsun, nefes almadan mesafeler yaratarak konuşuyorsun. Bana aşktan, ölümden, haksızlıktan, özgürlükten dem vuruyorsun.

Bosna hakkında yazdığın yazılar geçti elime geçen akşam. Ranzama uzandım, bir süre boş boş bakındım, nesneleri tanıyamadım başka başka suretler gibi göründü... Burnumda bir sızı, anlayamadığım gerçekleri...



''Bundan 17 yıl önce binlerce Müslümanın, sırf Müslüman oldukları için öldürüldüğü, tecavüz edildiği, türlü işkencelere tabi tutulduğu ülke Bosna Hersek...Sadece Zvornik kentinde tam beş bin kişi, kadın, erkek, çoluk çocuk, yaralı ya da ölmek üzere olan binlerce insan... Lime lime edilmiş kadınlar, karınları deşilmiş, bağırsakları dışarda erkekler, gözleri yuvalarından uğramış, şok geçiren bebekler, defalarca tecavüze uğradıkları için bacaklarının arasından kan sızan arkası parçalanan genç kızlar, dili tutulanlar, aklını kaçıranlar...Yaralıların kan kokusu ve korkudan altına yapmış, üstüne işemiş insanlardan yükselen idrar ve pislik kokusu...Ölüm Müslüman Boşnaklara kurtuluş gibi geliyordu. Erkeklerin giysileri çıkarttırılıyor ve birbirleriyle cinsel ilişkiye girmeye zorlanıyorlardı. Kabul etmezlerse erkeklik organları kesiliyordu. Sırp militanlar dünyaya tecavüz için gönderilmişlerdi. Yetmiş yaşındaki ihtiyar felçli ninelere kadar, herkes alıyordu nasibini...Günümüzde hala bir millet olarak sayılmayan ülke. İşten çıkan bir insan koşarak evine gider ailesiyle yemek yer sohbet eder; fakat Boşnaklar da durum böyle değil. Onlar işten çıkar çıkmaz mezarlara koşuyorlar...
Kararı devlet veriyor; fakat cefayı halk çekiyor.''

Bosna da yaşamak, Boşnak olmak... Acı çekmekle eş değer sanırım... Bu insanların, diğer haksızlığa uğrayan milletlerden hiçbir farkı yok. Maddi manevi açıdan dibe vurmuşlar, üstelik katliama sessiz kalan ülkeler... Değişen bir şey yok, asıl üzücü olan da bu. 1042 çocuk kayıp, 570 genç kız tecavüz edilip öldürülmüş, erkekler kurşuna dizilmiş, korkup ağlayan küçük çocuklar kundaktaki bebekler annelerinin kucağından alınıp nehre atılmış. Boşnaklar'ın dilleri lal...

Boşnak olmak böyle bir şey olsa gerek. Özgürlüğü düşünüyorum. Neye göre? Kime göre?
Boşnaklar'ın 90'lı yıllarda ekmek bulamaması, karınlarının sırtlarına yapışması ve sonradan elde edilen ekmek un süt bir özgürlüğü ifade ediyorken biz nasıl oldu da bu kadar duyarsız kaldık her şeye. Doyumsuzluk mu? Haddinden fazla özgürleşmek mi?
Belki de...

Mektubu bitiriyorum. Diğerlerinin başına ne geldiyse, bu mektubun başına gelecekler de belli. Kitap ayracı olarak kullanırım belki de...

Ve bir kitaptan satırlar: ''  Yaz kızım; ben bir özgürlük savaşçısıyım... Dolayısıyla suçluyum Hakim... Suçluyum, çünkü saf özgürlüğün peşindeyim Hakim. Uzun zamandır özgürlüğün gerçek anlamını buldum, anladım ve iman ettim. Benim özgürlük tanımım bambaşka. Uçsuz bucaksız bir özgürlükten bahsediyorum Hakim ... ''


Bu güzel ve duygu yüklü eseri yazarak, blogumuza kazandıran sevgili Gamze ÖZMEN'e teşekkürlerimizi sunuyoruz. 

10 Temmuz 2012 Salı

Srebrenitsa Katliamı : Onların Suçu Müslüman Olmaktı...

Avrupa'nın göbeğinde en verimli, en bereketli topraklarındayız. Annemler Almancı olduğu için arabayla Almanya'ya giderken, eski Yugoslavya'da gördüklerini anlatırdı. Doğu Karadeniz görmüş birisinin, oradaki yeşillikten ve doğadan övgü dolu sözlerle bahsetmesi çok şaşırtmıştı beni. Fakat 90'ların başından itibaren, bu coğrafyada işler iyiye gitmemeye başlamıştı...




Not: Yazıyı okurken yukarıdaki parçayı dinlemenizi tavsiye ederiz. 

Bölgedeki Sırp güçleri hem Hırvatlarla hem de Boşnaklarla iyi geçinememekteydi. Önce 1991-1995 yılları arasında yapılan savaşlarla Hırvatlar, Sırp güçleri kontrolündeki Yuguslavya'dan ayrılarak bağımsızlığını ilan ettiler. Boşnaklar da Sırp güçlerinin baskı ve zulümlerinden yılmış, adeta her gün ölümü bekler gözlerle yardım bekliyorlardı. Sırp güçlerinin kontrolündeki bölgelerde Boşnak nüfusa gün geçtikçe yapılan zulüm artıyordu. 

Yıl 1993'ü gösterdiğinde ise artık insanlık onurunu kaybetmiş Sırp güçleri Boşnaklar kaçmasınlar diye ev ev dolaşarak pasaportlarını topluyorlardı. Pasaportlarını vermeyenlere sistemli işkence uygulanıyor ve zorbalıkla bölgeden sürgüne gönderiliyorlardı. Sürgünün sonucu da muhtemel ölümlerle bitiyordu. Saraybosna sürekli bir kuşatma altındaydı. Sırp güçleri paramiliter topluluklardan oluşuyordu ve sistemli katliamları dünya tarafından hiçbir suretle Sırbistan'a mâl edilemiyordu. 

Bu katliamlara sessiz kalmanın sonucunda, devlet destekli katliam önce Saraybosna'da bulunan Markale pazarında başladı. Günlük işlerini yapan Boşnaklar, Sırp Cumhuriyet Ordusu'na bağlı güçlerce havan topu saldırısına uğruyorlardı. Bu akıl alır gibi bir şey değildi! Saldırıda 120'ye yakın kişi yaralanmış ve 64 kişi hayatını kaybetmişti. Ölenlerin coğu kadın ve çocuklardan oluşuyordu. NATO bunun üzerine göstermelik olarak Sırp sınırına bir hava taarruzu düzenleyerek tavrını koyuyordu.Gündüz gözüyle siviller hedef alınmıştı ve NATO buna sessiz kalıyordu! Dünyanın gözü önünde, Avrupa'nın orta göbeğinde 2 milyona yakın insan, sırf Müslüman oldukları için ölümle burun burunaydı artık... 

Bu süreçte birçok katliam, öldürme, işkence ve sistemli tecavüzler gerçekleşti. Dünya sanki kulağını bu sistemli tecavüzlere kapatmış, bölgeden hiçbir şekilde gelen haberlere itibar etmiyordu.

Fakat nedense Bosna Savaşı'nda işler Sırpların istediği gibi gitmiyordu. Birçok cephede geri düşen sırplar Birleşmiş Milletler'in güvencesiyle silahsızlandırılan Srebrenitsa bölgesine saldırmanın kendilerine avantaj getireceğini düşünüyorlardı. Kendilerine "Kaplanlar" adını takmış, paramiliter güçlerden oluşan Sırp Ordusu (Çetnikler), Radovan Karadzic'ten aldıkları emirleri komutan Radko Mladic önderliğinde hızla uygulamaya koydular! BM tarafından güvenli bölge ilan edilmiş, Hollanda askerlerinin garantörlüğünde olan Srebrenitsa Bölgesine girdiler. Hollanda askerleri saldırıdan bir gece önce Fransız komutandan gelen emirle kenti boşaltmış ve bütün silahlarını topladıkları Müslümanları Sırpların eline teslim etmişlerdi. (Daha sonra ortaya çıkan görüntülerde ise, Sırp Generalin, kenti boşaltan Hollandalı komutana hediye verildiği gözlenmişti.)

Boşnak güçleri silahsız olduğu için hiç direnç gösteremediler. O sırada 1 yıldır yardım bekleyen Aliya İzzetbegoviç Türkiye'den duruma sessiz kalınmamasını istese de ülke yönetiminde bulunan Süleyman Demirel'den de yardım alamayınca Avrupa tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir katliam gerçekleşti. Resmi rakamlara göre 8372, fakat komutan Şerif Patkovic ( dönemin kolordu komutanı)'nın anlattığına göre 10.000’in üstünde Boşnak 5 gün süren sistemli bir katliam çerçevesinde, her evden  erkek çocuk-babalar toplanarak hunharca öldürülmüştü. Geride kalan kadınlara sistemli olarak tecavüz edilmişti. Öylesine vahşice bir bir cehennem ortamı yaşatılmıştı ki insanlara, bazı paramiliter Sırp gücüne mensup insanlar isyan noktasına gelip tecavüz ettikleri kadınlara dönüp yardım etmişler, hatta çocuklarını sahiplenmişlerdi. 

Boşnak kadınların bir çoğu  içlerindeki nefreti yaşatmak için çocuklarını doğurmuşlardır. Katliamın sorumluları ise yıllarca Sırbistan'da saklanmış ve Lahey'de göstermelik olarak yargılanıp, dublörleri sayesinde halkının içine karışmışlardır. Katliamın sorumlusu başta Radovan Karadzic, Slobodan Milosevic, Radko Mladic, Željko Ražnatović (ARKAN) ve birçok isim yargı sürecinden geçse de bu katliamın acısını asla unutturmamışlardır. Bosna Hersek bağımsızlığını ilan etse de o topraklardaki müslüman çoğunluk kırılmış ve NATO'nun istediği bir halk oluşturulmuştur. 

Bir Osmanlı torunu olarak o emaneti koruyamadığımız için her 11 Temmuz'da içim burkulur, yüreğim ezilir !


Blogumuzun değerli yazarı İbrahim ATAKURU'ya, böylesine hassas bir konuda hazırladığı eşsiz ve duygu dolu yazı için teşekkürlerimizi sunarız...





8 Temmuz 2012 Pazar

İkinci Dünya Savaşı'nda Türkiye: Taraf mıyız? Tarafsız mıyız?


Ülke kıtlıktan kasıp kavruluyordu. İsmet İnönü'ye karşı ülkeyi ekonomik kıtlığın pençelerine ittiği için bir öfke birikiyordu. Ülke Kurtuluş savaşından çıkalı 20 yıl olmuş ve İsmet İnönü ülkeyi savaşa sokmamaya çalışırken bir yandan da kıtlıkla mücadele etmek zorundaydı. Ekmek karneye bağlanmış, zenginlerden ve özellikle gayrimüslimlerden yüksek vergiler toplanmaya başlanmıştı. Kısacası İnönü, ülkeyi savaşa sokmamak için her yolu denemişti.Bir gün yanına gelip "Sizin yüzünüzden şeker yiyemiyorum. Bizi parasız bıraktınız." diyen bir çocuğa "Belki şekersiz kaldın ama babasız kalmadın..." demişti. 



Türkiye'de işler kötüye gidiyordu.
Zaten yeni bir savaştan çıkılmış, halk perişan bir şekildeyken nereden çıkmıştı bu savaş? Aslında devlet adamları, Büyük Önder Atatürk'ün öngörüsü sayesinde bu savaşın geleceğini biliyorlardı. Atatürk 1931 yılında Amerikalı General McArthur'a "Versay Antlaşması I. Dünya Savaşı'nı hazırlayan nedenlerin hiç birini ortadan kaldırmamış, aksine dünün başlıca rakipleri arasındaki uçurumları daha da açmıştır. Galip devletler yenilenlere  barış koşullarını zorla kabul ettirirken bu ülkelerin etnik, jeopolitik ve ekonomik durumlarını göze almamışlar, yalnız düşmanlık duygularının üzerinde durmuşlardır. Böylelikle de bugün içinde yaşadığımız barış, ateşkesten öteye gidememiştir. Bence dün olduğu gibi yarın da Avrupa'nın kaderi Almanya'nın tutumuna bağlı olacaktır." diyerek, aslında II. Dünya Savaşını beklediğini savaştan 8 yıl önce duyurmuştu.
Fakat halk, bu konular hakkında bilgili değildi. Savaş hepsi için bir şok olmuştu ve ülkenin yeni bir savaşa sürüklenmesini istemiyorlardı. 



Aynı şekilde İsmet İnönü de savaşmak istemiyordu. Aslına bakılırsa Atatürk'ün ön görüleri sayesinde bu savaşa hazırlık yapılmış fakat herkes savaştan kaçınılması gerektiğini aklına kazımıştı. Zaten savaşın ilk yılında Türkiye'ye pek bir rol düşmemişti. Savaş Avrupa topraklarında yaşanıyordu ve Türkiye için pek de risk teşkil etmiyordu. Fakat gene de İngiltere ve Fransa ile "Karşılıklı Yardım Antlaşması" olarak bilinen Ankara İttifak'ını imzalamıştı.

Fakat savaş Balkanlara sıçrıyordu. İtalya'nın saldırgan tutumu ile Arnavutluk'u işgal etmesi, İngiltere'nin Yunanistan'ı bir üs olarak kullanma isteği ve bu tehlikeyi gidermek için Almanya'nın İtalya ile birlikte Yunanistan'ı işgali, Romanya'da bulunan petrol ve kömür kaynakları ve Bulgaristan'ın Almanya'dan yana tavır koyması sonucu, Türkiye'nin sınır komşularının hepsi ya Almanlar tarafından işgal edilmiş ya da onlarla İttifak yapmıştı.

Bunun üzerine İsmet İnönü'nün izniyle General Fevzi Çakmak tarafından hazırlanan ve Çatalca yakınlarında kurulan "Çakmak Hattı" oluşturuldu. Almanya'nın saldırma ihtimali yüksekti, fakat Alman savaş endüstrisine karşı koyamayacağının bilincinde olan İsmet İnönü, hattı sınıra yakın değil de, Çatalca yakınlarında kurmuştu. Fakat dikenli tellerle, beton duvarlarla, barikatlarla süslü olan bu hat, ilk başta Almanya'nın Bulgaristan'dan saldırması ihtimaline karşı inşa edilmişti. Almanya Yunanistan'ı ele geçirince hattın bir önemi kalmadı ve askerler Çatalca'ya geri çekildi. 

Bu günlerde İsmet İnönü, Adolf Hitler'e "Hattımızdaki hareketlilik bizi endişelendiriyor, savaş için gerekli önlemleri aldık" temasını içeren bir yazı göndererek Almanya'nın planlarını öğrenmek istedi. Aldığı cevap ise şaşırtıcıydı. 1923'e kadar savaşmış,  milyonlarca gencini cephelerde kaybetmiş, savaş sanayisi gelişmemiş olan Türkiye'ye, Adolf Hitler "Türk sınırının 85 kilometre yakınına yaklaşmayacağını" garanti eden bir yazıyla karşılık vermişti (Adolf Hitler'in İsmet İnönü'ye yolladığı mektubu okumak için lütfen tıklayınız). Ardından bu görüşmeler, 18 Haziran 1941 yılında "Saldırmazlık Paktı"na aktarıldı ve Almanya'nın Türkiye'ye "tarafsız kaldığı sürece" saldırmayacağı diplomatik olarak resmileştirilmiş oldu.

Kahire Konferansından bir fotoğraf
Fakat Türkiye için tek sorun Adolf Hitler değildi. Bu antlaşmadan haberi olan Rusya ve İngiltere yönetimleri, Türkiye'ye bir nota vererek "bağımsızlıklarına saygı duyduklarını fakat Türkiye'nin Montrö Boğazlar Sözleşmesi'nde belirtildiği gibi "Boğazların savaş gemilerine kapatma" taahhüdüne sadık kalmasını istediklerini" belirttiler. Diğer tarafta İngiliz Başbakanı Churchill, Türkiye'yi savaşa sokmak için her türlü yolu deniyordu. Fakat karşısındaki İsmet İnönü'yü hafife aldığının farkında değildi. Lozan Görüşmelerine katılmış, İnönü Savaşının zafere dönüşmesini sağlayan, siyasi yönünün yanında askeri yeteneklerinin üst düzey olduğu bir lider için İngiltere'nin bu teklifi aslında  "Rusya, Almanlarla savaşırken, siz ikinci bir cephe açın, böylece Almanya sizi ezmekle meşgulken Rusya biraz ilerler. Bu arada biz de hava alanlarınızı kullanarak Afrika'da hakimiyeti ele alırız." anlamına geliyordu. İsmet İnönü, savaşa katılabileceğini fakat belli başlı istekleri olduğunu söylemişti.

İstekleri sıraladığında Churchill şaşkınlıktan ne diyeceğini bilemedi. İsmet İnönü "İngiltere'nin elinde bulunan uçakların %70'ine yakın bir sayıda uçağın, 750 bin otomatik tüfeğin ve gerekli cephanenin, yüzlerce uçaksavarın, tankın, tanksavarın ve binlerce mayının kendi emrine verilmesi karşılığında bu savaşa girebileceğini" söylemişti.
Bu istekleri duyan Müttefik kuvvetler tekliflerini kısa süreliğine geri çekmişlerdi.

Fakat ardından 1943 yılının ortalarında İngiltere, Fransa ve Amerika Türkiye'yi Kahire'ye davet etmiş ve Mısır konferansı düzenlenmişti. Bu konferanstan da gene İsmet İnönü'nün istekleri sonucu bir sonuç çıkmamıştı. Zira İsmet İnönü'nün istediklerinin sadece %4'ü Türkiye'nin eline geçmişti ve bu mühimmatlar savaşa girmek için yeterli değildi.

1944 yılının sonuna doğru artık savaşın sonucu yavaş yavaş belli olmaya başlamıştı. Türkiye savaşa girmemişti fakat Müttefiklerden yana tutum izliyordu. Almanya ve Japonya ile bütün diplomatik ve ekonomik ilişkiler sonlandırılmıştı. "Taraflı tarafsızlık" denilen oyunu oynuyordu artık Türkiye...
Şubat 1945 yılında ise Müttefiklerin katıldığı Yalta Konferansında, 1 Mart 1945'e kadar Almanya'ya karşı savaşa katılmayan ülkelerin yeni kurulacak olan "Birleşmiş Milletler'e giremeyeceği" uyarısının ardından 

Türkiye 23 Şubat 1945'te sadece kağıt üzerinde, hiç bir kayıp yaşamayacağı, fakat dönemin Amerikan Dışişleri Bakanı Marshall tarafından açıklanan "Marshall yardımı" olarak adlandırılan ve savaşa müttefiklerin yanında katılan ülkeler için hazırlanan yardım paketlerinden belli bir miktar kazanç sağlayacağı savaş ilanını duyurmuştur.

Fakat Sovyet Rusya hiç bir zaman Türkiye'nin "müttefikler yanında" yer aldığına inanmamış ve Türkiye'yi "Alman dostu" olarak niteleyerek, Kars Antlaşmasından bu yana gelen saldırmazlık paktının da sonunu getirmiştir. Türkiye, yaşanan bu olaylardan sonra Amerika ile yakınlaşmaya başlamıştır. II. Dünya Savaşı bittikten sonra Sovyet Rusya her ne kadar I. Dünya Savaşı'nda Türkiye'ye bıraktığı  Kars, Ardahan ve Artvin'i geri istese de, bu isteği İngiltere ve Amerika ile iyi ilişkileri olan Türkiye tarafından ciddiye alınmamıştır. 


6 Temmuz 2012 Cuma

Dresden: Tarihe Gömülen(!) Tarihi Şehir...

1890'larda Dresden

Takvimler 1945'in Mayıs ayını gösteriyordu... Ruslar Berlin'e girmiş ve İkinci Dünya Savaşı'nı bitirmek üzereydiler. Erkekler için savaş çoktan bitmişti. Ya teslim olmuşlar ya da savaşta ölmüşlerdi. Fakat kadınlar için savaş bitmemişti. Ruslar gördükleri Alman kadınlara hiç düşünmeden tecavüz ediyorlardı. Alman bir bayanın anlattıkları buna en büyük örnekti : "Bir tane Rus askeri beni yere fırlattı. Başım merdiven basamaklarındaydı. Askerlerden biri etrafı gözetlerken, biri elbiselerimi yırtıp, bana acımasız bir şekilde tecavüz etmişti.". Fakat aynı kadın şunları da demişti:  "Fakat o sıralar, tepemde bir Amerikan olmasındansa, karnımda bir Rus çocuğunu taşımayı tercih ederim". Bu Alman kadının bahsettiği, müttefik kuvvetlerinin Almanya üzerinde gerçekleştirdiği inanılmaz ölçülerdeki hava saldırılarıydı. İngiliz ve Amerikan kuvvetleri bütün Almanya'yı  acımasızca bombalamışlardı. 


Bugüne kadar sizlere hep Joseph Mengele'i, Yahudilere yapılan soykırımları, Almanya'nın Rus topraklarında yarattığı kıyımı anlattım/anlatacağım. Fakat bugün sizlere, Alman topraklarında gerçekleşen bir kıyımdan, bir katliamdan da bahsetmek isterim.

Dresden...
Almanya'nın kültür ve tarih başkenti-ydi bir zamanlar. Bir çok müzeye, tarihi binaya ev sahipliği yapıyordu. Elbe Nehrinin kıyısında olan bu şehre, "Elbe'nin Floransa'sı" denirdi... 1200'lerde büyümüş, onlarca savaş ve yıkım görmüş, fakat 1945'e kadar bütün tarih ve kültür kaynaklarını korumayı başarmış bir şehirdi. 2. Dünya Savaşı başlamadan önce 500 bin nüfusu varken, 2. Dünya Savaşının son yılına kadar hiç bombalanmadığı için halk tarafından "güvenli şehir" ilan edilmiş ve nüfusu 1 milyonun üzerine çıkmıştı. 

Şehrin en cezbedici noktası da buydu müttefikler için... Şehirde büyük bir nüfus vardı ve hava saldırılarına karşı koruyacak hiç bir önlem yoktu. Bu tarihi şehrin bombalanması için şehir dışında bulunan askeri mühimmat depoları haricinde bir sebep yoktu. Fakat Rusların ilerlemesini kolaylaştırmak, Alman askerinin başına yeni bir bela açmak ve en önemlisi; yer yer teslim olmuş Almanlardan, savaşın bitmesine yakınken, son bir seferliğine intikam almak için yapılmış bir saldırıydı bu...

Saldırı 13 Şubat akşamı başlamıştı. İngiliz ve Amerikanlar gerçekten harika bir plan kurgulamışlardı (!). İlk adımda şehre bombaları bırakacaklardı, aradan 3 saat geçtikten sonra, Almanlar ölülerini toplamaya, yangınları söndürmeye ve sığınaklarından çıkmaya başlayınca diğer bir hava saldırısı gerçekleşecek ve katliamda ölenlerin sayısı arttırılacaktı. 
Bu planı başarıyla uyguladılar. İlk hava saldırısını gerçekleştirecek olan filo, saat 22:14'te Dresden üzerinde bombalarını bıraktılar. Bu bombaların içeriği patlayıcılar ve fosfor bombaları yani alev çıkartıcılar olarak bilinen "incediaries" bombalarıydı. Amaç, patlayıcılarla şehri tahrip etmek ve alev rüzgarları oluşturarak bütün şehri yakmaktı. 


İlk bombada sirenler erkenden çağrı yapmış ve halkın büyük bir bölümü saldırıdan kurtulmuştu. Bir çoğu 1-2 saat sonra sığınaklarından çıkmış, ya birilerine yardım ediyor ya da birilerinden yardım istiyorlardı. Büyük yangınlar her bir yanı sarmıştı ve insanlar panik halinde kendilerini sokağa atmıştı. 

Fakat kabus sona ermemişti... Gece tekrardan Müttefik kuvvetlerin saldırıları başladı. Bu sefer de sirenlerle halk uyarılmaya çalışılmıştı. Fakat ilk bombardıman sebebiyle elektrikler kesilmiş ve sirenler sadece şehirde bulunan görevliler tarafından çalınıyor ve ancak o sirenin bulunduğu sokaktaki halkın haberi oluyordu yeni bombardımandan...
İngilizler kendileri için harika fakat Alman siviller için bir o kadar korkunç bir hedef seçmişlerdi: Merkez tren istasyonu ve yanında bulunan büyük park. Yani halkın yangından kaçmak için sığındığı iki büyük yer...
01:21 ile 01:45 arasındaki yaklaşık 25 dakikalık sürede, bu bölgeye 2000 tona yakın patlayıcı ve fosfor bombası bırakılmıştı bile... Artık insanlar için kaçacak yer yoktu! Alev rüzgarları insanlar nereye kaçarsa oraya kadar takip ediyor, sıcaklık 1500 dereceye çıkıyor, binalarda bulunanlar ya yangınlardan yanarak ya da dumandan zehirlenerek ölüyor, dışarıda bulunanlar ise asfalta yapışan derilerini çıkartamadan alevlere kurban gidiyordu. 


Bir dönem Rusya'da savaşmış, Barbarossa Harekatı'nın acılarını derinden yaşamış olan ve sonrasında gazi olarak şehri Dresden'e geri dönen Rudolf Eichner o günleri şöyle özetliyordu: "Hiç bir yerde siren sesi yoktu. İkinci saldırı bizim için büyük bir sürpriz olmuştu. Biz daha ne olduğunu anlamadan hastanenin mahzenine girmeye çalıştık. Bombardıman o kadar şiddetliydi ki, insanlar ayakta bile duramıyordu. Herkes dizlerinin üzerine çömelmiş bir şekilde hareket etmeye çalışıyordu. ...Yangınlar yüzünden mahzende tıkılmış insanlar nefes almakta zorlanıyorduk. Havada yangınlar sebebiyle oksijen kalmamıştı. Yangın bulutları yanmış eşyalarla, kor haline gelmiş demir parçalarıyla ve yanmış insan bedeni parçalarıyla doluydu. ...Her yerde dağlanmış insan bedenleri vardı. ...Burada yaşadıklarım, ön cephede savaştığım Rusya saldırısından bile daha kötüydü..."

O gece daha saldırı olmamıştı. Hatta ertesi gün öğlene kadar hiç bir saldırı olmamıştı. Şanslı olan ve saldırıdan kurtulanlar yaraları sarmak, yangınları söndürmek ve ölüleri toplamak için yavaş yavaş sığınaklardan ya da korundukları yerlerden çıkıyorlardı. Fakat İngiliz ve Amerikan birliklerinin durmaya niyeti yoktu. Aynı günün ortasında yani 14 Şubat'ta müttefik birlikleri tekrar şehrin üzerinde uçmaya başladılar. İlk hedef doğal olarak Dresden'di. Eğer Dresden'in üzerinde hava bombalama yapmak için yeterli derecede iyi değilse, ikinci hedef olarak Chemnitz seçilmişti. 3 filo yola çıkmıştı. Fakat bu filolardan sadece bir tanesi 771 ton patlayıcısıyla birlikte Dresden'i bombalamayı başardı. Diğer iki filo Prag ve Pilsen'i bombalamıştı. Sadece 15 Şubat'ta yapılan bombardıman savaş mantığına uygun olarak Alman endüstrisine yapılmaya çalışılmış saldırılardı. Fakat o bölgelerde bulutlanma olduğu için uçaklar hedeflerini açık bir şekilde görememiş ve Dresden'in kenar mahalleleri sayılabilecek yerlere bırakmıştı bombalarını...

Bombardımandan sağ kurtulan Margaret Freyer " ...hemen solumda bir kadın gördüm. Bugün bile o kadın gözümün önündedir ve asla unutamam. Kadın koşarken tökezlemiş, düşmüş ve çocuğuyla birlikte alevlerin içine düşmüş. Sağımda başkalarını gördüm. Çığlık atarak elleriyle bir şeyler söylemeye çalışıyorlar sonra kendilerini yere bırakıyorlardı. Maalesef sonradan öğrendiğime göre, Oksijen yetersizliğinden nefes alamadıkları için kendilerini bırakıp, kül olmaya başlamışlardı. Her yerde bu tür manzaralar görüyordum ve kendi kendime sürekli aynı şeyi söylüyordum: Ben burada yanarak ölmemeliyim..." diyordu.

Bombardıman bitmiş, fakat arkasında ölü bedenler, yanmış bedenler, ağlayan insanlar, yanan insanlar, umutsuz insanlar bırakmıştı. Dresden şehrinin %80'i ya tamamen yıkılmış ya da büyük çapta zarara uğramıştı. Bombardımandan sonra şehre gelen SS birlikleri, kentteki ölüleri çürümeden yakmak için şehir merkezinde toplamaya çalışmış ve bu çalışmalar için 2 haftasını harcamıştı. 
İngiliz ve Amerikanların şehirle işi bittikten sonra Dresden'e Ruslar girmiş ve ayakta duran diğer binaları da yakmış, yıkmış ve şehri deyim yerindeyse haritadan silmişlerdi. 


Bugünkü rakamlara bakılırsa, müttefik kuvvetlerine göre 25 bin, Alman kuvvetlerine ve mantıkların algılayabildiğine göre 150-250 bin arası sivil öldürülmüştür. Bu katliam, Hiroşima ve Nagazaki ile birlikte insanlık tarihinde yapılan en büyük katliamlardan biridir. Fakat savaştan sonra bu katliamla yargılanan İngiltere ve Amerika yakınlarını kaybedenlere ve Almanya'ya bu katliam için tazminat ödemeyi reddetmiştir.

Sonuç olarak onlar savaşı kazanmıştı. Tarihin en önemli gerçeği burada da gözümüzün içine sokuluyordu. "Tarihi her zaman KAZANANLAR yazar! ". Bugün bile internette "Dresden Katliamı" diye aratsanız, karşınıza Dresden Katliamından çok, "Dresden Bombardımanı" çıkar. Çünkü bu tarihi kazananlar yazmış ve onlar bunun katliam değil, bombardıman olarak kayıtlara geçmesini istemişlerdir...

2 Temmuz 2012 Pazartesi

Sivas Katliamı: Bu toprak bir toplumun yandığı yerdir.


Belki inanmayacaksınız ama, bu konuyla ilgili yazmaya çok çabaladım, çok uğraştım.
Araştırdım. Öğrendim. Yeni bilgiler edindim.
Fakat ne benim, ne de bugüne kadar yazılanların hiç birinin, birazdan aşağıda izlemeye başlayacağınız belgesel kadar gerçekleri gösteren, insanın için dağlayan bir eser olmadığını görünce, yazdıklarımın, yazacaklarımın bu eser karşısında anlamsız kalacağını düşünerek vazgeçtim. 


O dönem nasıl bir siyasi ihmalin, nasıl bir güvenlik ihmalinin olduğunu,
Refah Partisi şehir meclisi üyesinin Aziz Nesin için "Aradığımız hayvan bu, bunu halka verin" dediğini,
İtfaiye görevlisinin Aziz Nesin'i nasıl bir çuval gibi halkın önüne ittiğini gösteren,
Hayatını kaybedenlerin bedenlerinin nasıl taşındığını sizlere anlatan,

Kısacası bu katliamdan önce, katliam esnasında ve katliamdan sonra görüp görebileceğiniz her şeyin var olduğu bu belgeseli sizlerle paylaşmak istedim.


Sivas Katliamı'nın davası zaman aşımından düştü. Penguen dergisinin kapağı ise ülkemizde bu tür olayların ne kadar ehemmiyetle incelendiğini (!) bir kez daha gözler önüne serdi.

Bugün bu belgeseli sizlerle paylaştıktan sonra, hayatını kaybeden 35 kişiye  rahmet dilemekten başka bir şey hiç birimizin elinden gelmiyor.

Onlar adına yazılmış bir şiiri sizlerle paylaştıktan sonra, sizleri 43 dakikalık bu belgeseli izlemeye davet ediyorum.

Bulut mu kaplamış acep Sivas'ı,
Tüm dünya ağlıyor, milletim yasta.
Teknoloji çağı, insanlık zamanı,
Diri diri insan yakıldı Sivas'ta...

Hayvanlar yürüdü, ağzı salyalı,
"Gazanız Mübarek" dedi hayvanı.
Cehennemden korkan mervanın tornu,
Cehennemi yarattı bak Sivas'ta.

Otuz yedi canın dinmez feryadı,
Kerbela'dan bu yana bilmem kaçıncı,
Zeki yüreğine işleyen bir acı,
Pir Sultan'ı da astılar Sivas'ta...