15 Temmuz 2012 Pazar

Srebrenitsa Anısına: Gönderilmemiş Mektup...


Gözbebeğim;Yağmur yağıyor,güneş açıyor ve sonra tekrardan yağmur başlıyor. Pencereye damlalar vuruyor,ben yine seni hatırlıyorum. Birkaç ay öncesine gidiyorum,korkuyorum... Yıllar önce verdiğin mızıkayı cebimden çıkarıp çalıyorum bazen...


Bu dört duvara alıştım. Şayet vaktinden önce özgürlüğüme kavuşursam,seni bulamamaktan korkuyorum. Sadece benimsediğim seni... ''Esaret'in Bedeli''nde  kütüphane görevlisi yaşlı Brooks'un korkusu ya da. Sahi ben ne yapacağım? Uzun bir geçmişi ardında bırakmış ben...
''Her şey zaman da'',diyordun. Zamanı sadece bir yalan olarak görüyordum,avutulmak için bir söz,kendini kandırmaca. Zamanı yenmek için yazı yazıyorum sana,güya alışıyorum... Ama hayır,birlikte geçirdiğimiz zamanı iyi pişmemiş bir yemek gibi koyuyor önüme. Belleğim şirazesinden çıkıyor. Trajedi... Bazı geceler aksediyor ama,çekilmez oluyor öyle zamanlarda. Bir şey hatırlıyorum,tek bir hareketten oluşan alakasız bir anı...

Beş yaşında bir çocuğa ölümü nasıl hatırlatırım? ''Özgürlüğüne kavuşmuş insan'' sıfatı mı?
İçimi dökmek istiyorum,bir kerecik olsun özgürlük...Bazı pişmanlıklarım var...Anlattım mı bilmiyorum,hızlı adımlarla otobüs durağına gidiyordum bir akşam. Ankara yine soğuk,yine yağmurlu,tam kavuşmuşken bilinmeyen bir sebepten ötürü yine ayrılan iki aşık gibi....
Durağa yaklaştım,stresliyim,uykusuzluk sersemletmiş,dalgınım,işin özü mutsuzum. Sen yoktun bir kere hayatımda...

Yaklaşık 10 dakika sonra başka bir semtin otobüsü geldi,gideceğim yerden geçmiyordu biraz yürümem gerekiyordu. Diğer taşıtı bekleyemedim,kart bastım. Oturdum hemen cam tarafına. İki haftadır süründürdüğüm romanı arıyorum çantamda. Karşı tarafa bakmıyorum pencereden görüntüler akıyor. Karşımdaki çocuğun ayakları üzerimde,rahatsız ediyor dizime çarpıyor. Klasik yaramaz çocuk hareketleri diyorum ama içten içe sinirleniyorum. Sonra otobüs aniden fren yapıyor,çocuk ağlamaya başlıyor sessiz sessiz. Annesi teselli ediyor. Kitaptan başımı kaldırıyorum,çocuğun gözleri donuk...O an dünya başıma yıkıldı... Kör bir çocuğa dünyayı nasıl anlatırsın?

''İnsan bazı sahneleri unutamıyor'',diye başladın bir gün. ''Benimde aklımdan çıkmayanlar var...Tam perde kapanacakken omuzlarımdan tutup dudaklarıma yapışan bir erkek gibi...'' Sonra uzun bir cümle daha kurdun o gün,dinleyemedim. Bir erkek ismi söyledin, ''seviyorum'',dedin. Yanından yürüyüp geçtim,yıldız tozu gibi kar yağıyordu. Zorla yaşamaya çalışmak bu olsa gerek... Akgün Akova'nın aşk üzerine söylenmiş en güzel sözü geldi aklıma,alt yazı olarak geçti gitti...
'' Kendisini kırmayan çocuğa aşık olur oyuncak;
ve değil mi ki aşk,
oyuncak sanıp yatağımızda sakladığımız
içi bencillik dolu bir silah...''

Zira erkek kardeşin bana mani olmasaydı,senle konuşmama izin verseydi,onun yerine seni öldürebilirdim... Fazla içmemeliydim. Hep ''-meli\ -malı'' değil mi hayat?
Ve her iki durumda özgürlüğümün benliğimde öylece kalmasına mani olamıyor...
Doğum günümde onlarca mektup vermiştin bana,sonra çikolata kağıtlarında yazan şiirler.  O mektupların birinde Boşnak iki aşığın hikayesini yazıp okumuştun bana:



Admira Müslüman, Bosko ise Hristiyan; fakat her ikisi de Slavdır. Hikayeleri Saraybosna'da ki sivil savaş döneminde başlar.Ölüm nedenleri çok gereksiz bir sebeptendir. Sırf etnik kökenleri farklı olduğundan öldürülürler...

''Admira ve Bosko 25 yaşındaydı ve 7 yıldır beraberlerdi. 1993 de savaşın en ağır döneminde evlenmeyi planlıyorlardı. Ama onların planı savaş nedeniyle sekteye uğradı. Birbirlerine olan aşkları sınır tanımıyordu. Çözümü mümkün olmayan tek neden etnik kökenleriydi. Saraybosna da bu konuda şansları yoktu.Ya evlenmeyeceklerdi ya da memleketlerinden kaçıp gideceklerdi. Müslüman ve Sırp yetkililer onların güvenli geçişini garanti altına aldılar ve öldürmeyeceklerine dair söz verdiler. Ne var ki vaatler yerine getirilmedi. Onlar Vrbanja Köprüsü'nden geçerken, Sırplar tarafından ateş açıldı ve vuruldular. Bosko orada öldü, Admira ciddi bir şekilde yaralanmasına rağmen Bosko'nun yanına sürünerek, can çekişerek gitti, elleriyle onu kaldırmaya çalıştı ve sonunda o da Bosko'nun yanında öldü. Fakat huzurla... Askerler 5 gün boyunca onları oradan kaldırmadı. Üniversite yıllarından beri tam 7 yıldır birliktelerdi. Her ikisi de kimya öğrencisiydi. Bosko'nun ailesi şehri terketmiş olmasına rağmen o her gün Sırplar tarafından bombalanan Saraybosna da kalmayı tercih etti. Mayıs 1993'te Sarajevo'dan herhangi bir güvenli bölgeye kaçmayı planlıyordu çift. Kaçmaya karar vermişlerdi ama Saraybosna'dan kaçmak son derece tehlikeliydi. Vrbanje Köprüsü'nün bir ucunda Boşnak kuvvetleri diğer ucunda Sırp milisler vardı.Birçok kimse buradan geçmeye cesaret edemezdi çünkü her iki yakada da silahlı askerler vardı.Saraybosna halkının sadece birkaçı bu tehlikeli köprüyü geçti. Admira ve Bosko'nun şehir dışına kaçabilecekleri tek yer orasıydı....Fakat işler hayal ettikleri gibi gerçekleşmedi...''

Bir başka haber kaynağı şunları dile getiriyor. Bu serzeniş, savaşta ölen iki aşığın değil de, evlatlarının acısını unutamayan ailelerin simgesi olmuş adeta."Bosna'nın merkezine kaçarken kanlı saldırı sonucu hayatını kaybeden Sarajevo'nun Romeo ve Juliet'i olarak bilinen Müslüman ve Sırp gençler, öldürüldükten yaklaşık 3 gün sonra yan yana gömülürler. 25 yaşındaki iki aşık, Mayıs 1993'te abluka sırasında kaçmaya kalkışırlar, fakat ne yazık ki başaramazlar ve vurulurlar. Bir kurşun ayarır onları. "
Aşkları, etnik ve dini sebeplerden dolayı gerçekleşen bir ayrılığı sembolize eder. Admira'nın ailesi günlerce ağlar. Naaşları Saraybosna'nın gri gökyüzü altında birçok kurbanın gömüldüğü yer olan Lion Mezarlığı'na defnedilir. Admira'nın babası Zijah törensiz gömülen Bosko'nun , mezarından çıkartılarak asil bir şekilde gömülmesini ister.Zijah'a göre,tören yapmak önemli bir inançtır: ''Eğer bunu yapmadan ölseydim,rahat uyuyamazdım mezarımda'',der,ve onların başka bir dünyada tekrar kavuşacaklarına inanır... Bosko'nun ailesi ikinci cenaze törenine katılamaz, çünkü onlara ulaşamaz Admira'nın babası. Annesi Radmila ise, Sarajevo'da Sırp askerlerle görüşerek, çiftin cenaze törenine çok önceden gitmeye karar verir. Tek isteği, Admira ve Bosko'nun mezarlarının yan yana olmasıdır. Zijah ve eşi,çiftin ölüm yıldönümünde kalp biçiminde bir mezar taşı yapmayı planlar ve taşı kızlarının odasında hazır bir şekilde bekletirler...Son olarak Zijah'nın dile getirdiği cümle düşündürür her insanı:
'Onların ölümü bir mesajdı.' ''

Geceleri başımı yastığa koyunca düşündüğüm şeylerden bir tanesi mektuplarda yazılan şeyler. İkimiz için ne yapabileceğimi düşünüyorum. Bazen camdan dışarı bakıyorum, burdan çıkınca nereye gideceğimi. Evet kimsesiz olan ben... Bir başkasının hayatını elinden aldım, nice yaşayacağı anıları ve beni hiçbir zaman affetmeyeceksin...Tanımadığım birisinin hayatını kurtararak ölmek istiyorum. Beynimi dinlendiremiyorum düşünmekten...

Bir gün yanıma geldin, omzumda ağladın...Hangi deterjan çıkarabilirdi akıttığın gözyaşlarını.
''Dayanamıyorum'' dedin hıçkırıklara boğuldun. '' İki dünyada da dostumsun dediğim insanın bana attığı kazığı unutamamak... Evlerinin önünden her geçişimde onu hatırlıyorum, tuhaflaşıyorum, deli gibi özlüyorum...'' Sonra devam ettin: '' Bu sabah babamın küçük, hızlı damlalarla ağladığını gördüm, her gün 30 sene boyunca sabahın altısında kilometrelerce yol yürüyen, evlatları için her türlü fedakarlığı yapan babam... bu gerçekle yüzleşmeye dayanamıyorum...Geceleri yatmadan önce aynaya bakarak yüzümdeki mutlu maskeyi çıkarıyorum özümün bu olmadığını fark ediyorum...''

Bıraksaydım göz pınarların kuruyacaktı. Seni sevmeseydim şayet, ağlarken gözümden akan yaşları silme ihtiyacı duymazdım. Belki diyorum, belki bu hayatın kendisi... Ben okyanus görme hayalime yaklaşırken senin bu denli ince düşündüğünü anlayamadım. Affet... Uzun kurulan cümleleri dinleyemiyorum sırf bu yüzden. Hep birileri konuşuyor kulağımın dibinde; sesin kulaklarımda çınlıyor, izin verilmiyor anlatılanlara.

''Bir gün hayat bizi yapayalnız bırakacak sevgilim...Yaşlanacağız, belki beraber belki değil, tokurdayan kemiklerimiz bir şeyler fısıldayacak bize, aynı tastan bilmem kaçıncı kez yemek yerken, ekmek kırıntılarını parmak uçlarımızla alıp ağzımıza götüreceğiz. Horladığım için odalarımızı ayıracağız...Hafta sonları ev ödevleriyle beraber torunlarımız gelecek, biz en sevdiğimiz programı izlerken onlarda ödevlerini bir an önce bitirip bize katılmak için can atacaklar. Evlatlarımız her yaz gelenek haline getirdikleri mangal partilerini yaparken, biz salonda uyuyakalacağız etin pişmesini beklerken. Sen odada ki parkelere bakıp her çizginin bir anı olduğunu fark edeceksin, sistire çekmek isteyeceğim; fakat sen sırf bu yüzden mani olacaksın bana...En ufak torun süt isteyecek benden; fakat süt bitmiş! Azıcık su ekleyeceğim sütün üzerine,elimden ziyade yüreğim titreyerek uzatacağım bardağı küçük ellerine...Kadın programlarında yine çocuk esirgeme yurtlarında merhametsiz insanlar tarafından taciz edilen, türlü işkencelere maruz kalan ve hiç şeker yiyemeyen anne sevgisine muhtaç  çocuklar gelecek ekrana; ben ağlarken, sen kanal değiştireceksin... dolapları karıştırırken ilk içtiğimiz şarabın boş şişesini bulacağım, sana sesleneceğim '' gel ne buldum?'' diyerek. Aheste revan geleceksin yanıma ve ikimizde oracığa oturup eski olan ne varsa yad edeceğiz... Ne kadar genciz desek de ruhumuz yaşlanacak bize belli etmeden... Ben bir gün öleceğini düşünüp burnumu çekerek ağlarken yatağın bir ucunda, sen ise hastalığımız geçmediği düşüncesiyle mutfaktan getirdiğin bir bardak suyla başımda dikilerek' 'Kalk bey hastalığın bitmedi mi daha? İç şu ilacı' ,diyeceksin; ve ben beynim zonklayana kadar ağlayacağım tekrardan... Sonra akşam üzeri bilinmeyen bir saatte ucu aniden biten bir kalem gibi ruhlarımız çekilecek yavaş yavaş. Belki önce sen ya da ben, ya da ikimiz birden kopacağız hayattan...

Her dinleyişimde seni hatırladığım şarkı çalacak, başkaları sahiplenecek bu şarkıyı, bana söylediğin ilk ''seni seviyorum'' u kumsalda yürüyen bir çiftin ağzından duyacak ruhun...Pazar günleri oflamalarla geçecek ve pazartesi sendromu hep olacak başka hayatlarda da. Sınavlara çalışan gençler kafeleri dolduracak ama yan masa da keyfine düşkün birileri mutlaka olacak. Otobüsler kasislerde ani fren yapacak, köprülerde gaza basacak ve savrulacak insanlar kendi yaşamlarında olduğu gibi. Bir erkek aşık olduğu bayana tek taş pırlanta takarken, başka bir insanın özgürlüğü alınacak elinden bu pırlanta için...'' ,diyorsun sevgilim, hiç susmuyorsun, nefes almadan mesafeler yaratarak konuşuyorsun. Bana aşktan, ölümden, haksızlıktan, özgürlükten dem vuruyorsun.

Bosna hakkında yazdığın yazılar geçti elime geçen akşam. Ranzama uzandım, bir süre boş boş bakındım, nesneleri tanıyamadım başka başka suretler gibi göründü... Burnumda bir sızı, anlayamadığım gerçekleri...



''Bundan 17 yıl önce binlerce Müslümanın, sırf Müslüman oldukları için öldürüldüğü, tecavüz edildiği, türlü işkencelere tabi tutulduğu ülke Bosna Hersek...Sadece Zvornik kentinde tam beş bin kişi, kadın, erkek, çoluk çocuk, yaralı ya da ölmek üzere olan binlerce insan... Lime lime edilmiş kadınlar, karınları deşilmiş, bağırsakları dışarda erkekler, gözleri yuvalarından uğramış, şok geçiren bebekler, defalarca tecavüze uğradıkları için bacaklarının arasından kan sızan arkası parçalanan genç kızlar, dili tutulanlar, aklını kaçıranlar...Yaralıların kan kokusu ve korkudan altına yapmış, üstüne işemiş insanlardan yükselen idrar ve pislik kokusu...Ölüm Müslüman Boşnaklara kurtuluş gibi geliyordu. Erkeklerin giysileri çıkarttırılıyor ve birbirleriyle cinsel ilişkiye girmeye zorlanıyorlardı. Kabul etmezlerse erkeklik organları kesiliyordu. Sırp militanlar dünyaya tecavüz için gönderilmişlerdi. Yetmiş yaşındaki ihtiyar felçli ninelere kadar, herkes alıyordu nasibini...Günümüzde hala bir millet olarak sayılmayan ülke. İşten çıkan bir insan koşarak evine gider ailesiyle yemek yer sohbet eder; fakat Boşnaklar da durum böyle değil. Onlar işten çıkar çıkmaz mezarlara koşuyorlar...
Kararı devlet veriyor; fakat cefayı halk çekiyor.''

Bosna da yaşamak, Boşnak olmak... Acı çekmekle eş değer sanırım... Bu insanların, diğer haksızlığa uğrayan milletlerden hiçbir farkı yok. Maddi manevi açıdan dibe vurmuşlar, üstelik katliama sessiz kalan ülkeler... Değişen bir şey yok, asıl üzücü olan da bu. 1042 çocuk kayıp, 570 genç kız tecavüz edilip öldürülmüş, erkekler kurşuna dizilmiş, korkup ağlayan küçük çocuklar kundaktaki bebekler annelerinin kucağından alınıp nehre atılmış. Boşnaklar'ın dilleri lal...

Boşnak olmak böyle bir şey olsa gerek. Özgürlüğü düşünüyorum. Neye göre? Kime göre?
Boşnaklar'ın 90'lı yıllarda ekmek bulamaması, karınlarının sırtlarına yapışması ve sonradan elde edilen ekmek un süt bir özgürlüğü ifade ediyorken biz nasıl oldu da bu kadar duyarsız kaldık her şeye. Doyumsuzluk mu? Haddinden fazla özgürleşmek mi?
Belki de...

Mektubu bitiriyorum. Diğerlerinin başına ne geldiyse, bu mektubun başına gelecekler de belli. Kitap ayracı olarak kullanırım belki de...

Ve bir kitaptan satırlar: ''  Yaz kızım; ben bir özgürlük savaşçısıyım... Dolayısıyla suçluyum Hakim... Suçluyum, çünkü saf özgürlüğün peşindeyim Hakim. Uzun zamandır özgürlüğün gerçek anlamını buldum, anladım ve iman ettim. Benim özgürlük tanımım bambaşka. Uçsuz bucaksız bir özgürlükten bahsediyorum Hakim ... ''


Bu güzel ve duygu yüklü eseri yazarak, blogumuza kazandıran sevgili Gamze ÖZMEN'e teşekkürlerimizi sunuyoruz. 

1 yorum:

  1. Göz yaşları içerisinde okudum . Bosna ve filistin .. kardeşlerim .. ne yazık ki çok üzgünüm :( Leyla yı okuduğumda günlerce uyuyamadım yapılan bu zulme kayıtsız kalan milyonları düşündüm sonrasında İncir kuşları bu kadar acıya nasıl dayanıyor bu insanlar :( Allah bizi affetsin inş

    jules

    YanıtlaSil